16 Haziran 2020 Salı, Ankara

Gözlükleri değiştirmenin vakti geldi de geçmişti bile. Üzerindeki kaplamaları yıprandığından görmemi zorlaştırıyor, daha fazla yoruyor gözlerimi. Numaraları da değişmiş olmalı görmek için gözlerimi kısmaya da başladım çünkü. Muayene sonuçlarına güvendiğim John F. Kennedy Caddesinde yer alan Kudret Göz Hastanesi’ne gittim bir kez daha.


Güzel bir tesadüf daha önce muayene olduğum Op. Dr. Ali ALTINSOY müsaitmiş, yine ona randevu aldım. Onda maske bende maske biraz sıkıntılı bir muayene oldu, nefeslerin optikleri sürekli buharlandırmasından uzun sürdü biraz ama değdi. Evet, numaralarım yarım numara daha ilerlemişler. Kaliteli görmenin keyfini orada duvarda yansıtılan rakamları okurken yaşadım. Boşuna ertelemişim bu zamana kadar.

Gözlükçümle görüşüp, reçetemi kendilerine gönderdim. Akşama hazır olabileceğini söyleyince, nasıl olsa zamanım var diye hastaneden Kızılay’a yürüyerek indim. Gezerek gitmek için keyifli bir yolu var çünkü. Yokuş aşağı gidiyor olmanın avantajı bir yana güzel vitrinlere sahip dükkânlar da var yol boyunca. Bir de Olgunlar Sokak’taki sahafları biraz dolaşıp Karanfil Sokak’taki Evrensel Kitabevi’ne ve Dost Kitabevi’ne uğramaktı niyetim.


Yolda başlayan yağmur buna izin vermedi ve ben doğrudan Evrensel Kitabevi’ne sığınmak durumunda kaldım. Kızılay’a indiğimde buraya da mutlaka uğramaya çalışırım.  İndirimli satışların yanında güleç yüzlü yaklaşımlarını seviyorum buranın. Bu ay için Yapı Kredi Yayınları’nda % 30 indirime gitmişler. Tam da Sabahattin Ali ve Orhan Pamuk okumayı planladığım bir zamanda güzel bir tesadüf oldu bu.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan öykülerini daha dün aldım Sakarya’daki mağazasından. Romanlarını da bir sonraki gidişimde alacağım. Öykü ve romanlar dışında kalan eserleri Yapı Kredi Yayınları’ndan almak gerekiyor. Ancak, Sakarya’daki satış ofisi tadilatta olduğundan kapalıydı, ne zaman açılacağına dair de herhangi bir not yazmamışlardı camlarına.

Aslında pandemi sürecinde anlamlı olmuş bu çalışma. Umarım bu vesile ile biraz büyütürler mağazayı, çok küçük zira. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Sakarya’da ki ofisi de böyleydi eskiden, 6 – 7 m2 falandı ve beş kişi girse kitap bakamıyordunuz. Şu an ki yerine taşınınca çok keyifli bir yer oldu, çok da yakıştı bir kitabevine. Yapı Kredi Yayınları’nın mağazası da aynı durumdaydı, dilerim onların dönüşü de böyle güzel olur.

Ortada yer alan indirimli kitaplar tezgâhındaki bütün kitaplara baktım hemen hemen. Sabahattin Ali’nin ilk kitabı Bütün ŞiirleriCanım Aliye, Ruhum FilizMarkopaşa Yazıları ve Ötekiler ve Çakıcı’nın İlk Kurşunu ile Orhan Pamuk’un ilk kitabı Cevdet Bey ve Oğulları’nı aldım. Her ikisinin birkaç kitabı daha vardı alacağım ama onları önümüzdeki aya bıraktım artık.

Yazarların kitaplarını yazılma sırasınca okumayı seviyorum. Bunu bir okuma disiplini haline de getirdim artık: Önce yazarın yaşamı, sonra da edebiyatçılığı hakkındaki makaleler, daha sonra da ilk eserinden başlamak üzere bütün eserlerini okumak… Gerçi içinde bulunduğum durumdan dolayı bu tutumumdan biraz taviz verecek gibiyim bir müddet. Yazarların kütüphanemdekileriyle yetinmek durumundayım. Ya da kütüphanemdeki mevcut kitaplar üzerinden okumalar başlatacağım. Sabahattin Ali okumalarını götürecek yeter sayıda kitap edindim, dün aldıklarımla birlikte epeyce bir zaman yetecektir. Orhan Pamuk okumalarına başlayabilmek için de ilk hamle hazır, bununla yetinmek durumundayım bu ay artık. Her ne kadar sıra atlayacak olsa da kütüphanemdeki diğer kitapları ile yola devem edebilirim sıradan gidemeyecek olursam da.


Gözlüklerimi aldım. Adı gibi kendileri de “dost” olan Dost Optik keyifli alışveriş yaptığımız, eşe dosta gönül rahatlığıyla tavsiye ettiğimiz bir yer. Onlar da sağ olsunlar hiç mahcup etmediler bugüne kadar bizi. Ayhan ve Mustafa arkadaşlar ikisi de birbirinden güleç, tatlı dilli dost yüzler.

Gözlükleri takınca bir anda etraf cidden pırıl pırıl oluverdi. Mustafa’nın tabiriyle “4K görüntü” geldi hayatıma. Görmek muhteşem bir duygu. Gözlüğün camlarının takılması aşamasında geçen o kısacık gözlüksüz zamanda bir kez daha hissettim bunu. İçeri birileri girip çıkıyor ama bende suretler olmadığından her biri hayalet gibiler. Görüntüler o kadar silik ki duyduğum seslere kafamda yüzler çiziyor, onlara kaş göz bıyık yapıyorum.

Yıllar önce yaşadığım bir an geliverdi hatırıma. İzmir Evka-2’de oturduğumuz yıllar, 90’ların başları sanırım. Gözlüğüm kırılmıştı ve yaptırmak için Çiğli’de bir yere vermiştim. O yıllarda işlemler bu kadar hızlı olmadığından siz siparişinizi veriyorsunuz akşam da alıyordunuz. Bütün gün gözlüksüz dolaşmış olmanın getirdiği sıkıntılar bir yana akşam hava erken karardığından bir de caddelerin yoğun ışığına maruz kalmıştım.

Saat ilerlediğinden trafik lambaları sarıya dönmüş, karşıdan karşıya geçiş tamamen kontrollü geçişlere kalmıştı. Geçmeye çalıştığım yer İzmir-Çanakkale yolu da aynı zamanda ve yoğun bir trafiği var. Bütün bunlara rağmen ben gelen araçları sadece bir ışık huzmesi olarak görüyordum, mesafe tayinlerini yapamadığımdan da karşıya geçemiyordum. Biri gelecek ki ben de ona rica edip, onunla birlikte geçeceğim. Epeyce bir müddet biri gelmemiş, gelen ilk kişi de şansıma bir kadın olmuştu.

O yolu kolluyordu ben de onu… Hareketlerini yakalayabilmek için mecburen yakın durmaya çalışıyordum. Ben ona yaklaştıkça o uzaklaşıyordu. Tek derdim karşıya geçmek olunca aklıma hiç başka bir şey de gelmiyordu. Ben de kadının uygun bir yere geçmeye çalıştığını düşünerek peşi sıra gidiyordum, kaybedersem yine kalacaktım bu tarafta çünkü. Birkaç ben giderim o gider durumundan sonra uyanmıştım yaşadığımız tuhaf duruma. Kadından defalarca özür dileyerek durumumu anlatmış, gözlüklerimin olmayışından dolayı karşıya bir türlü geçemediğimi, birini mecburen kılavuz olarak kullanmam gerektiğini, kendisinden başka da kimsenin olmadığını açıklamıştım. İlk önce temkinli yaklaşsa da düzeyli bir konuşmayla karşılaşınca ikna olup sağ olsun yardımcı olmayı kabul etmişti. Hemen yarım metre solunda yerimi alıp gölgesi gibi koşar adım onunla birlikte karşıya geçebilmiştim.

Etrafında olan bitenlerin farkına varamayışıma mı, bir anlık da olsa tacizci yerine konulduğuma mı yanayım. Zaman zaman gözlüklerin başına gelen talihsiz kazalardan dolayı görememek duruma düştüğüm oldu ne yazık ki. Kısa süreliğine bile olsa görme yetisini kaybetmek öyle kötü bir şey ki, görebiliyor olmanın başlı başına bir nimet olduğunu o anlarda daha iyi anlıyor insan.

Fakir insanların istediklerini bulamayanlar değil, çok fazla şey isteyip elde edemeyen insanlar olduğunu söyleyen Seneca ne kadar da haklıdır. Yalnızca beş duyu organımızla bile yakalayabildiğimiz güzellikler öyle muazzam ki her birinin başlı başına bir nimet olduğunu bilmek gerekiyor. Görmenin, duymanın, tadabilmenin, koklayabilmenin, dokunabilmenin hangisi bir diğerinden kıymetsiz olabilir ki. Beşinden dördünü seçmek zorunda kalsak hangisini atabiliriz ki. Mutluluk öyle çok uzaklarda değil gerçekten. İçimizde demek için şu beş şey bile yetiyor.

Tam burada “Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm. Ta ki, sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar” diyen Honoré de Balzac’ı anmasak, vefasızlık olur.

Pastoral Senfoni - André Gide

Bunları yazarken bir de yıllar önce severek okuduğum André Gide’nin Pastoral Senfoni’si geldi aklıma birden ve tekrardan alıp okumayı istedim şu an. Beethoven’ın 6. Senfoni’si olan ve Pastoral olarak anılan senfonisine gönderme yaptığı bu öyküsünde, görme engelli bir kıza renkleri seslerle tariflemeye çalışan bir papazın çabalarını anlatır. Birçok okuma yönü olan bu öykünün yalnızca görme ve işitme yetisinin ne kutsal bir hazine olduğunu anlayabilmek adına da olsa okunması gerektiğini düşünürüm.

Tuğba DURSUN’un sesinden Pastoral Senfoni

Beethoven – 6th Symphony

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.