Günlükler

07 Haziran 2020 Pazar, Ankara

07 Haziran 2020 Pazar, Ankara

Bugün Pazar… Ek veren gazetelere bir göz atmaya çıktım. İnternetten dersimi çalıştım ama önceden. Birgün aklımda, Birgün Pazar eki veriyor. Cumhuriyet var bir de, Cumhuriyet Pazar ekiyle. Birkaç Pazar bakmış ama bir türlü bulamamıştım.


Eskiden her gazetenin düzenli olarak okurlarına sunduğu ekler vardı. Bunlardan biriydi Cumhuriyet. Pahalı gazeteydi bize göre, benim de o yıllarda bir gazeteye günlük o kadar para verebilecek durumum yoktu. Bir de ağırdı yazıları, birkaç kez okuduğum halde anlayamazdım bazı yazarları. En azından eklerin hatırına o günlerde gazete almaya çalışırdım. Heyecanla da beklerdim hani o günleri.

Perşembe günleri Kitap, Cuma günleri Bilim ve Teknik, Pazar günleri de Dergi günüydü. Bunlardan Kitap ekini vermeyi halen sürdürüyor gazete, ben de halen alıyorum. Dergi, ilk zamanlar gazete formatında ek olarak veriliyorken artık gazetenin iç sayfalarına yedirilmeye başlanmış. Ben belki de hep ek olarak aradığım için bulamıyordum. Bilim ve Teknik ise başlı başına haftalık bir dergi olarak ücretli satılıyor artık.

Sonraları Radikal kitap eki vermeye başlayınca uzun bir süre onu da takip ettim. Zamanını her zaman tutturamazsam da birçok gazetenin ayda bir verdiği kitap eklerini de takip etmeye çalıştım. Evrensel’in eklerini de doyurucu bulmuşumdur hep ama sanırım artık hiçbiri çıkmıyor.

Cumhuriyet Dergi, Pazar günlerimin en doyurucu yanıydı. Sanat, kültür, edebiyat, güncel konuların derinlikli anlatımları okumaktan büyük keyif aldığım sayfalardı. Bulmacası ise başlı başına bir işti. İşti çünkü bulmaca kültürüne sahip biri olarak kafadan doldurabildiklerim bulmacanın çeyreği dahi etmiyordu bazen. Gerisi, ciddi bir araştırma gerektiriyordu. Başvuracağınız tek bilgi kaynağınız kurabilmişseniz kütüphaneniz, edinebilmişseniz ansiklopedilerinizdi. Buralarda da bulamamışsanız boş kalan kareler için harfler koyarak anlamlandırmaya çalışırdınız o da olmuyorsa bekle ki haftayı çözümüne bakasın. Bakardık da... Bu da başka bir öğrenme yoluydu bizim için çünkü.

Bir de satranç ve briç anlatımlarının ve problemlerinin olduğu kısım vardı ki bu da önemli bir bölümdü. Briçi bugün dahi bilmiyorum ama o dönemlerde bunu oynayan abilerimizden dinlerdik, satrançtan daha karışık ve keyifli olduğunu. O yıllarda satranç oynamak da genel bir merakımız olduğundan hemen orada gösterildiği gibi dizerek taşları uğraşırdık problemi çözmeye. Bazıları çok basit gelirdi bazılarına ise kafamız bir türlü basmazdı. Siyah üç hamlede mat edermiş beyazı. Bırak üç hamlede mat etmeyi, kendi mat oluverirdi bizim denemelerimizde siyahlar.

Cumhuriyet renksiz basıldığından, diğer gazetelere “boyalı basın” denirdi o yıllarda ve içerikten daha çok görselliğe önem verdiklerinden habercilik yapmadıkları konusunda sık sık eleştirilirdi. Haber değeri yüksek bir gazeteydi elbette ama bir o kadar da zordu okuması. Benim okuduklarımı anlayabilmem için epeyce bir zaman geçmesi gerekti. Mesela bir Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nın köşesi vardı hemen ikinci sayfanın üstünde. Çoğu zaman zorlardım olur mu acaba diye ama başaramazdım, yılmazdım da. Okudukça, kültürel ve siyasal tartışma süreçlerinde yer aldıkça “Hıfzı Dede” bana da konuşmaya başlar olmuştu.

Oktay Akbal olurdu hemen sol atında ona bayılırdım bak. Edebiyatçı kimliğini köşe yazarlığına gark etmiş biriydi. Bazen bir anısını zevkle okur, bazen bir tespitine candan katılır ama hep severdim. Kendi paralarımla aldığım ikinci kitap da onundu zaten: Önce Ekmekler Bozuldu… İlki Salih Suruç’un Kâinatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı’ydı. Bu kitap halen daha kütüphanemde duruyor ama diğerini tutamadım. 2000 yılında askere giderken yok pahasına satmak zorunda kaldığım 600 - 700 kadar kitabın içerisinde gitmiş. İnsan anılarına dalınca yazdıkça yazası geliyor, durduramıyor kendisini. Ama bu kitapları almam, kitapları elimden kaçırmam başlı başına bir konu, o yüzden onu başka bir gün anmak isterim.

Yine aynı sayfanın sağında da İlhan Selçuk’un köşesi vardı. Kısa kısa cümleleri ben ilk ondan okumuştum. Hep tuhafsamıştım. Kestirip atıveriyor gibi gelirdi bana. Sonra sonra öğrendim kısa cümlelerle anlatmanın uzun cümleler kurmaktan çok daha zor olduğunu. Rahat okurdum ama. O yüzden gazetenin içinde kolay anlaşabildiğim tek kişi belki de oydu.

Gazetenin alt ortasında da genelde yeni çıkan yayınlar, sanatsal haberler, duyurulurdu. Onları incelemek ayrı bir keyifti. Kitapların altlarını çizerdim kırmızı kurşun kalemle. Sonraları bunu tükenmez kalemle yapmaya başladım ama hep kırmızıyla çizdim.

Önemli yerlerin altlarını çizmek bir başka öğrenme, hafızaya alma yöntemimizdi ve biz bu huyu eskilerden devralmıştık. Şimdilerde pek tercih edilmese hatta tepki bile gösterilse de o yıllarda kitapların çizilmişleri, sayfa kenarlarına not düşülmüşleri, yıpranmışları makbuldü. Ne kadar çok insana dokunduğunu gösterirdi o işaretler, eskimişlik. Bir de kendinden sonra okuyana hazır bilgiler olurdu. Ne kadar öğreticiliği yüksekse o derece hatırlıydı kitaplar.

Dedim ya yazmaya başlayınca neler neler geliyor insanın aklına. Başka zaman hepsini tek tek yazmak isterim ama yeri geldi diye diyeceğim. İzmir’de bir arkadaşımız kitap kulübü açmıştı. Hatta bizde bir miktar kitap katarak raflara destek olmuştuk. Kitaplarımızı iade edecekti oysa ama bir gün gittik ki kapı duvar. Ne Kitap Kulübü vardı, ne de Süleyman. İşte orada görmüştüm o kitabı: Tarih... Heredot’un eseri olmasının ötesinde kitaba değer katan bambaşka bir özellik vardı onda. Kitabın arkasına düşülmüş okur notları. Yanlış hatırlamıyorsam her kitabı okuyan hislerini yazmıştı oraya. Yine hafızam beni yanıltmıyorsa ondan fazla okurun yazısı vardı. O kitabı birkaç defa aşırmayı bile düşünmüştüm sırf o notlardan dolayı. Yakıştıramadım kendime, kütüphaneden kitap çalmak çok büyük ayıp geldi bana. Süleyman’ın yaptığından sonra keşke çalsaydım diye de çok hayıflandım ama.

Gazeteleri okurken de çizerdim, dergileri okurken de. Dedim ya bu çizme aşaması bir kez daha okumak demekti benim için ve ben bunu çok seviyordum. Sonraları okuduğum ve önemli bulduğum bilgilerin yitip gitmesine gönlüm razı olmayınca onları kesip saklamaya başladım. Bu yazılar giderek torbalar dolusu olmaya başladı. Onlardan bir ansiklopedi oluşturmaktı niyetim. Büyük boy defter alıp sayfalarına yapıştırarak geleceğe taşımaktı. Birkaç kez niyetlendiysem de devamını getiremedim. Yıllar sonra ya annemin guzine sobasına tutuşturmalık ya da Minnoş’a altlık oldular.

Bu alışkanlığı nereden kazandım bilmiyorum ama kitap isimlerini öne çıkarmaya çalıştım hep. İlk zamanları fosforlu kalemle işaretliyorken, arka sayfalara çıkıyor diye bırakıp kırmızı kalem kullanmaya başladım. Önemli bulduğum çizikler siyah ya da mavi kalemle, kitap isimleri kırmızı kalemle. Sonraları bu kırmızı kalemi bütün basılı eserler için kullanmaya başladım. Bir ara almayı istediklerime yıldız koyup işaretlemeye bile başlamıştım ama hepsi alınacaklar listesinde olunca vazgeçtim. O yıllarda bütün kitapları okumak istiyordum ama edinerek okumak. Kütüphane kurmak çok eski bir düştür ben de. İlkokul yıllarımda okuduğum Dewey’in “onlu tasnif sistemi” beni çok etkilemişti. Sanırım o yıllardan bu yana bu arzu hep diri kaldı ben de.

Bu yüzden bu dergilerin hiç birini atmaya kıyamadığım gibi bir gün olacağını düşlediğim kütüphanede bulunabilsinler diye ciltlettim. Cumhuriyet’in kitap eklerinin ilk sayıları o kadar eskimişlerdi ki ciltçi onları yapamayınca öylece tuttum. Onları da başarabilirsem taratarak elektronik ortamda saklayamaya çalışacağım.

O günlerin en önemli dergilerinden biri de TÜBİTAK’ın çıkartmış olduğu Bilim ve Teknik dergisiydi. Alanında tekti neredeyse. Bir de Cumhuriyet’in Bilim ve Teknik’i vardı işte. Onlarında elimde olanlarını ciltleyerek saklamaya çalıştım.

Bugün gazete almak için dışarı çıktığımda bir başka heyecanı daha hatırladım. Gazeteyi bulabilme mücadelesi. Evet, mücadeleydi, abartı değil. İzmir’e ilk geldiğim yıllardı. Oturduğumuz site daha çok memurların olduğu bir yerdi ve öğretmenler ağırlıktaydı. Bu yüzden olsa gerek, iki bina aşağıdaki bakkala kaçta gidersem gideyim “bitti” diyordu. Bütün bir hafta Dergi’yi bekle ve ulaşama mümkün mü? Bugünlerdeki gibi her yerde gazete satılmadığından gençliğin de gücüyle Çiğli’ye kadar indiğim olurdu. Hepsinde de başarılı olamazdım elbette kös kös geri döndüğümde olurdu. İşte o durumlarda yukarı çıkmak nasıl bir eziyet gelirdi bana var ya.

Bunu yıllar sonra Ankara Öveçler’de de yaşadım. En yakınımda Carrefour satıyor diye oraya giderdim Pazar günleri Birgün almaya. Bazen giderdim kalmamış. Oradan İkinci Cadde’ye olmadı Cevizlidere’ye. Balgat’a inmişliğim bile var bir keresinde, inat edince. Markete iki tane geliyormuş birini yandaki vücut geliştirme salonundan alıyorlarmış, diğerini de karşı binadan bir hanımefendi. Gazete sayısını bir türlü arttıramayınca erkenden gidip kapma yarışları başlattık birbirimizi tanımadan.

Televizyonun olmadığı yıllardan gelince insanın okumaya sevdası da başka oluyor. O yıllar okumanın zorunluluk olduğu yıllardı. Kitap okurdunuz, gazete okurdunuz, dergi okurdunuz ama hep okurdunuz. Gittiğiniz ortamlarda var olabilmeniz için bilmeniz gerekirdi. Günceli bilmeniz, yaşadığınız toplumsal olayları anlamlandırabilmeniz, bir yere ait olabilmeniz için bilmek zorundaydınız. İnsanların kültürel birikimleriyle yüceldikleri zamanlardı. Biz o dönemi ucundan kıyısından da olsa yakalayabilmiş son nesiliz. İhtilalin yıkıcılığına rağmen bu anlayış 80’lerin ortasına kadar devam edebildi. Hemen arkasından gelen kuşakla ise neredeyse hiç benzerliğimiz yok gibidir.

Öyle bir son kuşaktık ki, bütün yoksulluk ve yoksunluklara rağmen okuyabilmeyi iliklerimize kadar sindirebilmiştik. Okuyacak derginiz, kitabınız mı yok, eski gazeteleri okurdunuz. “Okunmamış gazete yeni gazetedir” en son o yıllarda kullanılmış bir felsefi bakıştır. O da olmadı, bakkalın yumurtaları koyduğu, çekirdek doldurduğu külahlar vardı. Özenle yırtmadan açılır, elle bir ütülenir sonra da ne çıktıysa okunurdu. Bakkal ona mı bakacak. Bir de sizin tam ilginizi çekecek bir yerden yırtmışsa gazeteyi vay o bakkalın haline.

Bir de evlerde hamurla yapıştırılarak yapılan kese kâğıtları vardı. Onlar da önemliydi. İki üç kiloluk büyük boy olanlarda okuyacak daha fazla şey olurdu. Bir yandan yapılır bir yandan okunurdu. Hatta bakkala götürülene kadar bile okunurdu ki, o günün mobil medyası bile sayılırdı.


Sanırım yaşlanıyorum. Gazete almaya gitmiştim oysa kırk hatta kırk beş yıl geriye gittim. Ama güzel bir yolculuk oldu, hiç yormadı. Coşkulandım bile aksine. Oktay Akbal’ın dediği gibi hatıra olmaktan çıkıp hikayeleşiyorlardır belki ama adı her ne olursa olsun çok fazla uzaklaşamıyorlar, hâlâ çok sıcak bıraktıkları…

16 Haziran 2020 Pazartesi, Ankara

16 Haziran 2020 Pazartesi, Ankara

Gözlükleri değiştirmenin vakti geldi de geçmişti bile. Üzerindeki kaplamaları yıprandığından görmemi zorlaştırıyor, daha fazla yoruyor gözlerimi. Numaraları da değişmiş olmalı görmek için gözlerimi kısmaya da başladım çünkü. Muayene sonuçlarına güvendiğim John F. Kennedy Caddesinde yer alan Kudret Göz Hastanesi’ne gittim bir kez daha.

Güzel bir tesadüf daha önce muayene olduğum Op. Dr. Ali ALTINSOY müsaitmiş, yine ona randevu aldım. Onda maske bende maske biraz sıkıntılı bir muayene oldu, nefeslerin optikleri sürekli buharlandırmasından uzun sürdü biraz ama değdi. Evet, numaralarım yarım numara daha ilerlemişler. Kaliteli görmenin keyfini orada duvarda yansıtılan rakamları okurken yaşadım. Boşuna ertelemişim bu zamana kadar.

Gözlük Reçetem 15.06.2020-2

Gözlükçümle görüşüp, reçetemi kendilerine gönderdim. Akşama hazır olabileceğini söyleyince, nasıl olsa zamanım var diye hastaneden Kızılay’a yürüyerek indim. Gezerek gitmek için keyifli bir yolu var çünkü. Yokuş aşağı gidiyor olmanın avantajı bir yana güzel vitrinlere sahip dükkânlar da var yol boyunca. Bir de Olgunlar Sokak’taki sahafları biraz dolaşıp Karanfil Sokak’taki Evrensel Kitabevi’ne ve Dost Kitabevi’ne uğramaktı niyetim.

***

Yolda başlayan yağmur buna izin vermedi ve ben doğrudan Evrensel Kitabevi’ne sığınmak durumunda kaldım. Kızılay’a indiğimde buraya da mutlaka uğramaya çalışırım.  İndirimli satışların yanında güleç yüzlü yaklaşımlarını seviyorum buranın. Bu ay için Yapı Kredi Yayınları’nda % 30 indirime gitmişler. Tam da Sabahattin Ali ve Orhan Pamuk okumayı planladığım bir zamanda güzel bir tesadüf oldu bu.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan öykülerini daha dün aldım Sakarya’daki mağazasından. Romanlarını da bir sonraki gidişimde alacağım. Öykü ve romanlar dışında kalan eserleri Yapı Kredi Yayınları’ndan almak gerekiyor. Ancak, Sakarya’daki satış ofisi tadilatta olduğundan kapalıydı, ne zaman açılacağına dair de herhangi bir not yazmamışlardı camlarına.

Aslında pandemi sürecinde anlamlı olmuş bu çalışma. Umarım bu vesile ile biraz büyütürler mağazayı, çok küçük zira. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Sakarya’da ki ofisi de böyleydi eskiden, 6 - 7 m2 falandı ve beş kişi girse kitap bakamıyordunuz. Şu an ki yerine taşınınca çok keyifli bir yer oldu, çok da yakıştı bir kitabevine. Yapı Kredi Yayınları’nın mağazası da aynı durumdaydı, dilerim onların dönüşü de böyle güzel olur.

Ortada yer alan indirimli kitaplar tezgâhındaki bütün kitaplara baktım hemen hemen. Sabahattin Ali’nin ilk kitabı Bütün Şiirleri, Canım Aliye, Ruhum Filiz, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler ve Çakıcı’nın İlk Kurşunu ile Orhan Pamuk’un ilk kitabı Cevdet Bey ve Oğulları’nı aldım. Her ikisinin birkaç kitabı daha vardı alacağım ama onları önümüzdeki aya bıraktım artık.

Yazarların kitaplarını yazılma sırasınca okumayı seviyorum. Bunu bir okuma disiplini haline de getirdim artık: Önce yazarın yaşamı, sonra da edebiyatçılığı hakkındaki makaleler, daha sonra da ilk eserinden başlamak üzere bütün eserlerini okumak… Gerçi içinde bulunduğum durumdan dolayı bu tutumumdan biraz taviz verecek gibiyim bir müddet. Yazarların kütüphanemdekileriyle yetinmek durumundayım. Ya da kütüphanemdeki mevcut kitaplar üzerinden okumalar başlatacağım. Sabahattin Ali okumalarını götürecek yeter sayıda kitap edindim, dün aldıklarımla birlikte epeyce bir zaman yetecektir. Orhan Pamuk okumalarına başlayabilmek için de ilk hamle hazır, bununla yetinmek durumundayım bu ay artık. Her ne kadar sıra atlayacak olsa da kütüphanemdeki diğer kitapları ile yola devem edebilirim sıradan gidemeyecek olursam da.

***

Gözlüklerimi aldım. Adı gibi kendileri de “dost” olan Dost Optik keyifli alışveriş yaptığımız, eşe dosta gönül rahatlığıyla tavsiye ettiğimiz bir yer. Onlar da sağ olsunlar hiç mahcup etmediler bugüne kadar bizi. Ayhan ve Mustafa arkadaşlar ikisi de birbirinden güleç, tatlı dilli dost yüzler.

Gözlükleri takınca bir anda etraf cidden pırıl pırıl oluverdi. Mustafa’nın tabiriyle “4K görüntü” geldi hayatıma. Görmek muhteşem bir duygu. Gözlüğün camlarının takılması aşamasında geçen o kısacık gözlüksüz zamanda bir kez daha hissettim bunu. İçeri birileri girip çıkıyor ama bende suretler olmadığından her biri hayalet gibiler. Görüntüler o kadar silik ki duyduğum seslere kafamda yüzler çiziyor, onlara kaş göz bıyık yapıyorum.

Yıllar önce yaşadığım bir an geliverdi hatırıma. İzmir Evka-2’de oturduğumuz yıllar, 90’ların başları sanırım. Gözlüğüm kırılmıştı ve yaptırmak için Çiğli’de bir yere vermiştim. O yıllarda işlemler bu kadar hızlı olmadığından siz siparişinizi veriyorsunuz akşam da alıyordunuz. Bütün gün gözlüksüz dolaşmış olmanın getirdiği sıkıntılar bir yana akşam hava erken karardığından bir de caddelerin yoğun ışığına maruz kalmıştım.

Saat ilerlediğinden trafik lambaları sarıya dönmüş, karşıdan karşıya geçiş tamamen kontrollü geçişlere kalmıştı. Geçmeye çalıştığım yer İzmir-Çanakkale yolu da aynı zamanda ve yoğun bir trafiği var. Bütün bunlara rağmen ben gelen araçları sadece bir ışık huzmesi olarak görüyordum, mesafe tayinlerini yapamadığımdan da karşıya geçemiyordum. Biri gelecek ki ben de ona rica edip, onunla birlikte geçeceğim. Epeyce bir müddet biri gelmemiş, gelen ilk kişi de şansıma bir kadın olmuştu.

O yolu kolluyordu ben de onu… Hareketlerini yakalayabilmek için mecburen yakın durmaya çalışıyordum. Ben ona yaklaştıkça o uzaklaşıyordu. Tek derdim karşıya geçmek olunca aklıma hiç başka bir şey de gelmiyordu. Ben de kadının uygun bir yere geçmeye çalıştığını düşünerek peşi sıra gidiyordum, kaybedersem yine kalacaktım bu tarafta çünkü. Birkaç ben giderim o gider durumundan sonra uyanmıştım yaşadığımız tuhaf duruma. Kadından defalarca özür dileyerek durumumu anlatmış, gözlüklerimin olmayışından dolayı karşıya bir türlü geçemediğimi, birini mecburen kılavuz olarak kullanmam gerektiğini, kendisinden başka da kimsenin olmadığını açıklamıştım. İlk önce temkinli yaklaşsa da düzeyli bir konuşmayla karşılaşınca ikna olup sağ olsun yardımcı olmayı kabul etmişti. Hemen yarım metre solunda yerimi alıp gölgesi gibi koşar adım onunla birlikte karşıya geçebilmiştim.

Etrafında olan bitenlerin farkına varamayışıma mı, bir anlık da olsa tacizci yerine konulduğuma mı yanayım. Zaman zaman gözlüklerin başına gelen talihsiz kazalardan dolayı görememek duruma düştüğüm oldu ne yazık ki. Kısa süreliğine bile olsa görme yetisini kaybetmek öyle kötü bir şey ki, görebiliyor olmanın başlı başına bir nimet olduğunu o anlarda daha iyi anlıyor insan.

Fakir insanların istediklerini bulamayanlar değil, çok fazla şey isteyip elde edemeyen insanlar olduğunu söyleyen Seneca ne kadar da haklıdır. Yalnızca beş duyu organımızla bile yakalayabildiğimiz güzellikler öyle muazzam ki her birinin başlı başına bir nimet olduğunu bilmek gerekiyor. Görmenin, duymanın, tadabilmenin, koklayabilmenin, dokunabilmenin hangisi bir diğerinden kıymetsiz olabilir ki. Beşinden dördünü seçmek zorunda kalsak hangisini atabiliriz ki. Mutluluk öyle çok uzaklarda değil gerçekten. İçimizde demek için şu beş şey bile yetiyor.

Tam burada “Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm. Ta ki, sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar” diyen Honoré de Balzac’ı anmasak, vefasızlık olur.

Bunları yazarken bir de yıllar önce severek okuduğum André Gide’nin Pastoral Senfoni’si geldi aklıma birden ve tekrardan alıp okumayı istedim şu an. Beethoven’ın 6. Senfoni’si olan ve Pastoral olarak anılan senfonisine gönderme yaptığı bu öyküsünde, görme engelli bir kıza renkleri seslerle tariflemeye çalışan bir papazın çabalarını anlatır. Birçok okuma yönü olan bu öykünün yalnızca görme ve işitme yetisinin ne kutsal bir hazine olduğunu anlayabilmek adına da olsa okunması gerektiğini düşünürüm.

Pastoral Senfoni - André Gide
Pastoral Senfoni - André Gide

Beethoven - 6th Symphony

Tuğba DURSUN'un sesinden Pastoral Senfoni