Pal Sokağı Çocukları
Pal Sokağı Çocukları (1968)

Çocukluğumuzun çetin savaşları…

1 Ekim 2020, Ankara

Amos Oz’un Pusudaki Panter kitabını okurken, çocukların kendi çaplarında kurdukları bir gizli örgüte(!) tanıklık ettim:

Pusudaki Panter

Profi’nin kurucusu olduğu, Ben Hur’un komutanlığını ve başkanlığını yaptığı, lojistik her türlü desteğin de Çita Roznik tarafından sağlandığı bir yer altı örgütü(!) kurulmuştur. YHYÖ (Ya Hürriyet Ya Ölüm) adını verdikleri bu örgüt, her ne kadar üç kişiden oluşuyorsa da İngilizleri ülkelerinden kovabilecek, Yahudilere özgürlüklerini sağlayacak bir güce sahiptir.

Örgüt, bunun için hiç bir mücadelen kaçınmamakta, sürekli planlar yaparak, taktikler ve mücadele yöntemleri belirleyerek, büyük bir gizlilik ve titizlikle çalışmalarını yürütmekte; dönemin Bosna ve Azerbaycan savaşlarını takip etmekte, Rommel, Montgamery, Patton’ın savaşlardaki kararlarını inceleyerek, yapılan hataları tespit edip aynı hataların bir kez daha işlenmemesi için disiplinler geliştirmekte, bir yandan yapacakları roketlerle topraklarını işgal eden İngiliz karargâhlarını havaya uçurmayı, bir yandan denizaltılar geliştirerek şer yuvasının ana merkezi İngiliz Kraliyet Sarayı’nı yok etmeyi planlamakta, bir yandan da İngiliz askerlerin arasına sızarak her türlü istihbaratı edinmeye çalışmaktadır.

http://www.yorumlu.net/?p=4554


Çocukluğu 70’lerin sonlarında geçen bizler de Pal Sokağı Çocukları tadında alanlarımızı işgalcilerden savunduğumuz, topraklarımız genişletip büyüdüğümüz çok olmuştu. Mevsimin el verdiği ölçüde ürettiğimiz el yapımı silahlarımızla, mevzilerimizi en geniş alana yayarak çetin mücadeleler verir, düşman(!) elinden kurtardığımız yerlere zafer bayrağımızı dikerdik.

İşçi Blokları Mahallesi içinde, ikinci el satılık Tüf tüf ço

Dönemin cephaneliği güçlü tutulurdu: Tahrip gücünü arttırmak için bazen içine taşlar saklanan sıkı sıkı ezilerek buz haline getirilen kartopları, denk gelirse can yaksın diye yine tahrip gücünü ucuna çivi veya iğne saplayarak arttırdığımız kâğıttan külahlar üflediğimiz elektrik boruları, günlerce hastane çöplükleri karıştırılıp elde edilmiş serumlarla yapılmış sapanlar -biz bunlara “atkıç” derdik, gazoz kapaklarının ezilmesi ile uç yapılan sağlam oklar, bunlar için yaş iğde, erik dallarından yapılmış yaylar, mızraklar, kızkovalayanlar, abilerimizden özenerek sanayiden topladığımız karpitlerle yaptığımız molotoflar…

En güçlü karargâhımız Selahattin dayıların marangoz ardiyesiydi. Bizim evin bahçesindeki kömürlüğün çatısından ardiyenin duvarına, dikkatli bir yürüyüşten sonra da sundurmaların çatısına ulaşılırdı. Yüksek duvarları ve kapısı olduğundan dışarıdan buraya girmek çok zor olduğundan bizim grubumuza aitmiş gibi görürdük. Gündüzleri çalışma olduğundan genelde hava karardıktan sonra malzeme aldığımız bu ardiyenin çatılarını gündüzleri de mevzi olarak kullanırdık. Düşmanı apaçık görmek, silahlarından korunabilmek önemli bir kazanımdı.

ESKİ ZAMANLARDAKİ GİBİ

Geceden hazırlanan kartopları erimesin diye baca kenarlarına uzak dizilirdi ve üzerlerine naylon serilirdi. Mesafesi kısa olsa da en az onlar kadar kıymetli bir diğer silah da çatılardan sarkan buz mızraklarıydı. O yıllarda yaşanan kışlar çetin olduğundan çatılardan yere kadar sarkardı buzlar ve adeta sarkıt dikit gibi duvarları doldururdu. Çoğunu taşırken yolda kırsak da kalanlar saldırı için güçlü malzemelerdi.

Genelde ağaç dallarından yaptığımız oklara çaktığımız gazoz kapakları özenle ezilir uçları adeta iğne haline getirilirdi. Bunu Kızılderililerden öğrenmiştik. Kale savunmasını da Ranger’lardan. Tommiks’i Kulver kalesine gidip gelirken hep izlemiştik. Bir de Kaptan Swing kırmızı urbalılara karşı mücadele veren Ontorio Kurtları’nın kalesine giderdi, onu da kaçırmazdık. Elden ele dolaşan kitapları herkes inceler gördüklerimizi birleştirir, kale savunmasına, nöbetçilerin konuşlandırılmasına dair taktikler geliştirirdik.

Ebu Cehil Karpuzu-Acı Kavun-Eşek Hıyarı-Cırtlak Nedir?

Az daha unutacaktım bir de tamamen organik bir silahımız vardı: Acıkavun… Genelde sanayi tarafında olurdu, atıkların yığıldığı tel örgü diplerinde. Eldivenlerle toplardık ve özenle doldururduk torbalara. Düşmanın gözüne doğrudan sıkınca kör etme yeteneği olan saldırı silahıydı. Tesirlerini görmek için bir kaç kez birbirimizde denemiş ve bir numarasını görmemişsek de büyüklerimiz tehlikeli otlar grubunda anıyorlarsa vardır bir bildikleri derdik.

Haaa!… Ola ki düşman bütün mevzileri aşarak bize ulaştı. Kayıtsız mı kalacaktık, teslim mi olacaktık, tabi ki de hayır. Kanımızın son damlasına kadar savaşacak, son askerimizde düşene kadar direnecektik. Her milli bayramda izlediğimiz “Bir Millet Uyanıyor” filmi, zaman zaman elimize geçen Kara Murat, Tarkan dergileri bize bir Türkün asla ölmeden teslim olmayacağını, topraklarını bırakmayacağını öğretmişti.

Bir Millet Uyanıyor (1966)

Göğüs göğüse yakın muharebe silahlarımız da hazır olurdu bu yüzden her zaman yakınlarımızda. Kılıçlar, mızraklar… Çivi o yıllarda çok kıymetli bir malzeme olduğundan kılıçlarımızın tutamaklarını, mızrakların ucuna yerleştirdiğimiz yağ tenekelerinden dövülerek yapılmış mızrak uçlarını inşaatlardan topladığımız tellerle bağlardık. Allahtan ardiye bizim kontrolümüzdeydi de çivi de bulabiliyorduk. Sökümden gelmiş tahtalar planyalarda düzlenmeden önce çivileri sökülür, düzeltilir kutularda saklanırdı. Cidden hepsi birer hazineydi o yıllarda. Vida, çivi bulmak hele ki gece kondu mahallelerinde çok kolay olmadığından olsa da çok paralar ettiğinden aynı çivi düzeltile düzeltile çürüyene kadar kullanılırdı. Bize lazım olanlar genelde cam çivileri olduğundan içlerinden seçerek araklardık, çok fazla belli olmazdı.

Bir de Rami’lerin bahçesine kolay ulaşabildiğimiz çöplük iyi bir bölgeydi. Ön tarafa kardan kalın siperler oluşturulurdu. Alamut Kalesi kadar güvenli olurdu. İki tarafını evlerin duvarları korur arka taraf da zaten bizim bahçeydi. Bu evde de oturmuştuk bir dönem. O yüzden bilirdik çöplüğe atladığımız yerin çatının ev değil de dam olduğunu. Bizi sıkıştıran düşmanların bilmediği ve oraya kadar gelip durmak zorunda hissettikleri bir yerdi. Bu da bizim için askeri bir sırdı adeta. Oluyordu çünkü… Zaman zaman sayımızın yetersiz olması, düşman ablukasını kaldıramadığımız için cephanemizin bittiği ve sıvışmak zorunda kaldığımız.

Kartopu savaşı yasağı 57 yıl sonra kalkıyor

Eeee… Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktı, bunu da biliyorduk. Ama bu asla korkmak değil güç kazanıp yeniden savaşabilmek için geçici bir taktikti. Yoksa biz de bilirdik “Allah, Allah!” nidalarıyla düşman üzerine saldırmayı ama gerek yoktu. Aklın bir savaşta en önemli silah olduğu, kaybedilecek her bir neferin toptan tüfekten daha kıymetli olduğu bilgisi hepimizin dağarcığında vardı. Yoksa bir asker savaştan kaçıyorsa o korkağı bir daha saflara almamak lazımdı, alınmazdı da.

Ne kadar uzak kalırdı şu an hatırlamıyorum ama bir kaç çatışmaya katılamazdı o korkak. Bu da ona verilebilecek en onur kırıcı bir cezaydı. Çünkü aldığımız savaş yaralarıyla öğünülürdü. Morluklar, çizikler, çıkarılan kıymık parçaları her birimizin taşıdığı madalyaydı. Bir keresinde düşmana hazırlıksız yakalanmış, kaçarak bir eve sığınana kadar yediğim elektrik boru saldırısını hiç unutamam. O sefer kâğıt atmamışlar doğrudan borunun kendisiyle saldırmışlardı. Havadan vınlayarak gelen borular sırtıma patır patır inmişti. Epeyce sığındığım evin sahibinden yediğim azar da çabası. Geç vakte kadar orada kalmış, kimsenin beklemediğine inanınca da ok gibi eve kadar koşmuştum. Aslında çok mesafe kalmamıştı bizim eve ama yine de yakalanmıştım. O boruların değdiği yerler sonra sonra acımaya başlamıştı. Durumu fark eden annem sırtımı görünce ne ağlamıştı ne ağlamıştı. O yıllarda Allahtan babalara her şeyi duyurmama geleneği vardı da babamdan yırtmıştım.

Barış zamanlarında çoğu zaman inşaat halindeki apartmanlara gider hem tel, çivi toplar hem de balkon yerlerinden, camlardan kumlara atlama tatbikatları yapılırdı. Bölgemizde çok fazla apartman inşaatı olmadığından Almancıların yoğun yaşadığı yerler giderdik. Kumlar kullanılmadan, çimentoya dönüşmeden bu tatbikatlar gerçekleştirilirdi. Birinci kattan atlamak iş değildi onu “dedem bile yapardı”. O yüzden ne kadar yüksekten atlarsak o denli cengaverdik. Önce kumun üstündeki büyük taş parçaları kaldırılır, tepesi hafif düzlenirdi. Sırayla ikinci, üçüncü katlardan atlanırdı. Ne cesaret! Bugün birinci kattan atlamayı gözüm yemez.

iyi kötü çirkin | tamsaha

Sonraları yaşamımıza giren Pazar sabahının kovboy filmleriyle daha bir geliştirdik kendimizi. Modern silahlar karşısında hiçbir şey yapamayan vahşi(!) Kızılderilere “Ohh!” çektik. Artık devir değişmiş göğüs göğüse savaşmanın yerini uzun menzilli silahlar almıştı. Başarının en önemli kriteri ateşli silahlara sahip olmaktı. O yılların en hızlı silahı kız kovalayanlar oldu bizim için. Her ne kadar onlarla hedefi vuramasak da füze ismiyle, çıkarttığı tiz sesiyle ürkütücüydü ve düşmanın yaklaşmasına engel oluyordu. Ben hiç yaşamamıştım ama kızkovalayanın vurduğu yeri yaktığı, yara yaptığı ve adamı kıvrandırdığı haberleri dolaşıyordu her yerde. Bir de bir kaç kişi de küçük taşlar atabilen plastik silahlar görmüştüm. Hatta tek tek atmak yerine haznesine barut gibi doldurunca çoklu atışta yapabiliyordu.

80 ihtilali çocukluğumuzu da bıçak gibi kesiverdi sonra. Bugünün COVID-19 yasaklısı çocuklar anlayabilir biraz bunu. Biraz diyorum, zira onlar bizler kadar özgür yaşayamadılar sokakları. Zaten birçok nedenden dolayı evlerine hapsedilmiş çocuklardı onlar. Ama yine de çocuklar ve dışarısı yasak.

Hapislik, mahpusluk elbette her canlıya zor, çekilmez bir durum ama en çok çocuklara. Bizler evde vazo gibi tutulmak için gelmemiştik dünyaya. Koşmalıydık, atlamalıydık, çatı duvar gezmeliydik, elmaya eriğe dalmalıydık, boş arsalarda patlayana, meşini dağılana kadar top oynamalıydık. Mahalle mahalle gezip üçgen, çizgi, kuyu misket oynamalı, Amerikan ellikler ütmeliydik. Gazoz kapakları, altmı üstmü yaparak TipiTip, Bibip, kibrit kutusu kâğıtları kazanmalıydık. Çocuk Esirgemenin oradan aşağı kızak kaymalıydık, kızak yoksa bir parça kalın naylon torba da olurdu. Bilyalılar -çoğu yerde tornet deniyormuş, sonradan öğrendim- yokuş olmadan gitmiyor ki. Bahçelerde çürüdü hepsi…

Ünlülerin mal varlıkları - Memurlar.Net

Biz büyüdük sonra. Hepsini zihnimizin karanlık depolarına kaldırdık. İşimiz düşmedikçe girmeye zamanımız olmadı ya da bir şeyler böylesine dürtmedikçe girip karıştıramadık. Bir el feneri tutup dolaşınca o yığının arasında hiç birini bozulmadığını, tozlarını üfleyince üstünden hepsinin hala “cillop” gibi yepyeni durduğunu görmek çok güzel.

Bir kaç tanesinin tozunu kaldırınca diğerleri de bakıyor insanın gözünün içine. Vaktim yeterse gelip hepsini temizleyip, silip ortaya çıkaracağıma söz vererek ayrıldım istemeyerek. Ani bir kararla çıkmayınca mümkün değil oradan kopmak. Ama söz verdim yine gideceğim…

“Çocukluğumuzun çetin savaşları…” hakkında 2 yorum

  1. Hüseyin BÜLBÜL

    Yazılan her cümle yaşanmışlıklarimizin bire bir özeti gibi. O yaşlarıma geri döndüm ve soluksuz okudum. Kalemine sağlık.

    1. Nerde o gunler sisteme takıldı bebeler eskiden okuldan kacardik şimdi okul bizim dipalardan kaçıyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.