Pusudaki Panter

27 Eylül 2020, Ankara

1995 yılında İsrail’de yayımlanan פנתר במרתף, dilimize daha çok çocuk/gençlik öykü ve romanları yazan Elif Ayla tarafından Pusudaki Panter adıyla çevrilmiş. Oldukça keyifle okuduğum kitabın akışkanlığında Ayla’nın bu başarılı çevirisinin payı oldukça büyük kesinlikle.

10.12.2019 tarihinde idefix‘te yakaladığım kampanyadan almıştım kitabı. Pusudaki Panter, Amos Oz‘un okuduğum ilk kitabı olduğu gibi, okuduğum ilk İsrail Edebiyatı eseri de aynı zamanda.

Kitabın birçok yerinde -belli ki Oz‘un oldukça etkilendiği- Pusudaki Panter diye bir filmden ve bu filmin kahramanı Tyrone Power‘dan bahsedilmekte. Var mı böyle bir film diye biraz tarama yapınca, William K. Ziegfeld’ın 1921 Amerikan yapımı sessiz bir melodram olan The Black Panther’s Cub filmine ulaştım, bu olmalı diye düşünüyorum. Filmi izleme listeme almak istedim ancak, kopyaları kayıpmış.


İngilizlerin işgalindeki Yahudilerin yaşamlarının, İsrail’in kuruluş sancılarının, adı hiç anılmayan ancak çocukların ona taktığı “Profi” lakaplı 12 yaşlarındaki bir çocuğun gözünden aktarıldığı Pusudaki Panter‘e, roman yerine anı-roman belki de sadece anı demek daha doğru olacaktır. Yazarın, Profi’nin aile yapısını, İngiliz işgalcilere olan bakışını, çocukça da olsa verdiği en azılısından(!) mücadeleyi, sonrasında barışçıl yaklaşımlarının ihanetle suçlanmasını yazarken hiç de zorlanmadığını düşünüyorum, çünkü anlattığı kendisidir aslında.


Kitabın arka kapağında kitap hakkında bir tanıtım yazısı, Washington Post ve Times gazetelerinin kitap hakkındaki yorumu ile yazarın kısa bir yaşamöyküsü bulunuyor:

Kudüs, 1947. İsrail devletinin kurulmasına birkaç ay kalmıştır. İngiliz işgali altında büyümüş olan 12 yaşındaki Profi, işgalci kuvvetlere karşı direnişin coşkulu havasına kapılmış ve İngilizleri doğup büyüdüğü topraklardan kovmak için iki arkadaşıyla bir yeraltı örgütü kurmuştur. Hayallerinin arasında İngiliz kraliyet sarayını havaya uçurmak; dünyanın dikkatini, ülkesinde yaşanan haksızlığa çekmek de vardır. Ama hayallerinden bazıları çok da kahramanca değildir. Şeytan, gerçek bir erkek olmaya çalışan delikanlıyı ayartmak için her yerde pusuya yatmıştır; ihanet çok uzak değildir.”

“Ülkelerin vicdanlarının sesi olarak yazarlara ihtiyacı vardır, ancak çok azı buna sahiptir. İsrail’in Oz’u var.” Washington Post

“Çağdaş edebiyatın en büyük yazarlarından biri.” Times


OKU’yorum:

Profi’nin babası Oz‘un gerçek ailesinde olduğu gibi yayınevinde editör, annesi de kendi annesi gibi Nazi zulmünden kurtarılarak bu topraklara getirilmiş çocuklara eğitim veren bir kurumda öğretmendir.

Oldukça entelektüel bir ailesi olan Profi ilerleyen sayfalarda evlerindeki kütüphaneyi ve oradaki kitapları o kadar güzel anlatıyor ki. Üç-dört sayfa süren bu anlatım, rafların karşısında kitaplara tek tek bakıyormuş hissini yaratıyor insanda. Askeri bir hiyerarşi düzeninde anlatılan kütüphanede sırmalı üniformalara sahip ansiklopediler ve üst düzey komutan ciltli kitaplar, renk grupları halinde sıralanmış süvari süreli yayınlar, bez ciltli subaylar, karton kapaklı erler, sayfaları darmadağınık duran eşkıya çeteleri ve en altta duran dilenciler, sokak insanları kataloglar, broşürler… Bunların yanında özel bir bölümde korumaya alınmış ata yadigârı eserler, onları korumak için görevlendirilmiş tarihi, dini kitaplar… Birbirine yaslanarak, sarılarak dayanışma gösterirler asil olanları, koyunlar gibi ürkek, korkak duranların çoğunluğuna rağmen. Okurken inanılmaz bir haz aldığım bu bölümü kitabı okuyacakların ayrı bir özenle ve telaşsız okumalarını öneririm.

“Bu rafların etrafında belli belirsiz bir toz kokusu, fırtına sonrasındaki gibi kışkırtıcı bir hava olurdu. Eski bir kütüphanede burun deliklerimle değil ama derimle, diğer tozlardan daha kaliteli, dalgın ve yoğun bir toz hissederim. Kaliteli ithal kâğıttan yayılan zengin, egzotik ve baş döndürücü kokuların aksine eskimiş kâğıt, eski ya da yeni yapıştırıcı, acıbadem, ekşi ter, alkol bazlı yapıştırıcı, deniz yosunu ve iyot, baskı makinesinden kaynaklanan yoğun kurşun, nem ve küfün çürüttüğü, toza dönüşmek üzere olan ucuz kâğıdın kokusu… Bütün bunların üzerine yıllar geçtikçe iyice yerleşen yoğun hava, kitap rafları ile duvarları arasındaki gizli boşlukları doldurur.” (S. 96)

“Ne uzun bir yolculuk! İsimlerini bile ancak çözebildiğim bu kitapların arasında insanı allak bullak eden ne kadar çok sır vardır, kim bilir?” (S. 102)

Sahafları dolaşmayı, bulunamayan kitapları aramanın ve başarabilmişse bulmanın keyfini yaşayanlar bu kokuları çok iyi bileceklerdir. İşleri olmasa dahi sırf kitapların o kokusunu duyabilmek için yolunu düşürüp sahafları dolaşanların kavuşmasıdır. Her birinin yazılma, basılma, oraya düşme hikayelerini duyarsınız birbirleri ile konuşurken. Fısıldadıklarını sanırlar, halbuki çok rahat duyulur yaklaştıkça raflara. Bir köşeden de sizi temkinli gözlerle izleyen Kebikec’i görebilirsiniz, hani bir kitaba istemeden de olsa zarar vereceğiniz hissiyle çarpıverecekmiş korkusuyla.

Profi’nin kurucusu olduğu, Ben Hur’un komutanlığını ve başkanlığını yaptığı, lojistik her türlü desteğin de Çita Roznik tarafından sağlandığı bir yer altı örgütü(!) kurulmuştur. Çocukların, YHYÖ (Ya Hürriyet Ya Ölüm) adını verdikleri bu örgüt, her ne kadar üç kişiden oluşuyorsa da İngilizleri ülkelerinden kovabilecek, Yahudilere özgürlüklerini sağlayacak bir güce sahiptir.

Örgüt, bunun için hiç bir mücadelen kaçınmamakta, sürekli planlar yaparak, taktikler ve mücadele yöntemleri belirleyerek, büyük bir gizlilik ve titizlikle çalışmalarını yürütmekte; dönemin Bosna ve Azerbaycan savaşlarını takip etmekte, Rommel, Montgamery, Patton’ın savaşlardaki kararlarını inceleyerek, yapılan hataları tespit edip aynı hataların bir kez daha işlenmemesi için disiplinler geliştirmekte, bir yandan yapacakları roketlerle topraklarını işgal eden İngiliz karargâhlarını havaya uçurmayı, bir yandan denizaltılar geliştirerek şer yuvasının ana merkezi İngiliz Kraliyet Sarayı’nı yok etmeyi planlamakta, bir yandan da İngiliz askerlerin arasına sızarak her türlü istihbaratı edinmeye çalışmaktadırlar.

Profi kendini o kadar adamıştır ki davasına etrafındaki her nesneyi her olguyu hizmet anlayışıyla görmekte, bir işe yaratma çabası gütmektedir. Yatağına, yastığına, oyuncaklarına, bahçe duvarlarına, kitaplara, sokataki direklere, mağaralara, sessizliğe, karanlığa ya da tam tersi yoğun ışık huzmelerine, haberlere, arkadaşlarına…

Çocukluğu 70’lerin sonlarında geçen bizler de Pal Sokağı Çocukları tadında alanlarımızı işgalcilerden savunduğumuz çok olmuştur.

Savaşın, acının kol gezdiği coğrafyalardaki çocukların maalesef başka düşleri, başka oyunları yoktur. Bugün dahi dünyanın onlarca yerinde yaşanan irili ufaklı birçok savaşın mağduru, bütün masumiyetlerine rağmen çocuklardır. Aklıma Atik Rahimi’nin Rusların Afganistan’ı işgal edişlerinin sonuçlarını işlediği Toprak ve Küller (Çev. Ali Berktay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007) romanındaki çocuk geldi. Bombalardan duyma yeteneğini kaybeden bu çocuk, önceden duyabildiği için kendisinde bir sıkıntı olabileceğini aklına getiremediği çocuk masumiyetiyle, uçakların her şeyin sesini çaldığını düşünüyordu.

“Nazilerin cinayetlerini sürdürmekte, büyük bölümü yok olmuş bir ulusun son umutlarını da Arap petrolü ve Ortadoğu’daki askeri üsler karşılığında satmakla suçlanan” (S 81) İngilizlerin “buradaki hakimiyetleri baskı ve yalan dolana dayanıyor, çünkü dünya ulusları Yahudi yurdunu kurma sözü karşılığında Kudüs’ü onlara teslim etmişti ve şimdi Arapları bu yurdu yok etmek için kışkırtıyor, hatta onlara yardım ediyorlar” (S. 82). İngilizler, bölgedeki varlıklarını sürdürebilmek için bu coğrafyanın üzerindeki insanlara yaptığı zulümlerini çocuklardan da esirgemezler. Annesinin Profi’yi uyarmak için yaptığı konuşma önemlidir: “Senin yaşlarında bir çocuk sokağa çıkma yasağı sırasında dışarıdaymış. İngilizler onu yakalamış ve afiş yapıştırmaktan on kırbaç cezası vermişler” (S. 53) Ailesi çocuğu karakoldan aldığında sırtı çürümüştür neredeyse.

İngilizlerin yaptıklarına gizliden direnen halkın inancı ve varmak istediği hedef, Profi’nin babasının “İngiliz işgalcilerden kurtulmak ve burada zulme uğramış bütün Yahudilerin dünyanın her yerinden gelebileceği bir devlet kurmak gerektiği görüşündeydi. Şöyle demişti: “Dünyaya kesinlikle bir adalet modeli sunmak, hatta burada kalmak ve bizlerle yaşamak isteyen Araplara bile. Evet, birilerinin kışkırttığı Araplara bütün yaptıklarına rağmen, onlarla kesinlikle zayıflıktan uzak, örnek bir cömertlikle muamele edeceğiz. Sonunda özgür Yahudi devleti kurulduğunda hiç bir cani, Yahudileri aşağılamaya ya da öldürmeye cesaret edemeyecek. Ederse, ona cezasını vereceğiz, çünkü zamanı geldiğinde gerçekten çok uzun kollarımız olacak” konuşmasında çok net anlatılıyordu. (S. 27)

Yine baba bir başka sayfada Yahudi devletinin kurulma gerekçelerini, etrafına nasıl bakmaları gerektiğini anlatır: “Biz Yahudiler, sayıca az ve güçsüz olduğumuz sürece, İngilizler ve diğer milletler Araplara yaltaklanıp onların kanına girmeye devam edeceklerdir. Çok güçlü ve kalabalık olduğumuzda, kendimizi savunabildiğimiz zaman, evet tabi ki, bizimle daha nazik konuşabilirler. İngilizler, Almanlar, Ruslar, bütün dünya gelip bize seranat yapacaktır. O gün onları kibarca kabul edeceğiz. Bize uzattıkları eli itmeyeceğiz ama eski dostlar gibi de sarılmayacağız. Tersine, saygı ve şüpheyle hareket edeceğiz. Bu arada Avrupalı milletlerle değil, Arap komşularımızla müttefik olmak daha uygun olabilir. Ne de olsa İsmail bizim tek akrabamız. Tabi ki bunların hepsi eskidendi, çok eskiden.” (S. 77)

Bir kuşak Nazi zulmünde yok edilmiştir, kurtulabilenlerin çoğuna da yaşıyor demek zordur. “Havaya ya da görünmeyen birine laf anlatan çok insanımız vardır.” (S. 22)

Bu yüzden kendinde olanlar umutlarını gelecek kuşağa bırakmışlar, bütün emeklerini onlara harcamışlardır. “Anne babalar, biz çocukların yeni bir tür Yahudi olacağını umuyorlardı; gelişmiş, sorumluluk sahibi, mücadeleci olacaktık. Bunun için bizi ciğer, tavuk ve meyvelerle bir güzel beslemişlerdi. Böylece zaman geldiğinde, biz bronz tenli cesur Yahudiler, düşmanların karşısında kurbanlık koyun gibi durmayacaktık.” (S. 26)

İngiliz hükümetlerinin emperyal düşüncelerine karşı çıkmaya ve Büyük Britanya’yı düşman kabul etmeye rağmen, bir yandan da bütün İngiliz halkının suçlanamayacağı konusu, İbraniceyi ve Tevrat’ı öğrenmeye, Yahudi halkını tanımaya çalışan, dindar olması nedeniyle de “Peygamberlerin dili için herşeyini verebilecek ve Seçilmiş Halkın kölesi olan bir İngiliz” (S. 45) olan Çavuş Dunlop’un özelinde verilmeye çalışılmış.

Kendini bir sokağa çıkma yasağında yakalayan -her zaman gittiği mağarada vakti unutup yasağa yakalanmıştır- ancak hiç bir ceza vermeden ailesine götüren Çavuş’un bu tutumu Profi’nin kafasını karıştırmış, ona düşman gözüyle çok bakamamasına neden olmuştur. Profi, bu samimiyeti istihbarat yapmak adına kullanarak da olsa karargâha girmeye, ilişkileri sıklandırmak için de Çavuş’a İbranice öğretmeye başlamış, konuşmalardan edindiği bilgileri de paylaşmak üzere hafızasına yazmıştır. Ancak, İngilizlerle olan bu yakınlaşması Profi’nin Ben Hur tarafından ihanetle suçlanmasına, soruşturulmasına, mahkemeye(!) çıkarılmasına, gerekçelerini anlatmaya fırsat dahi verilmeden “hain” damgası yemesine neden olmuştur.

Oz, kendi yaşamı içerisinde de, bu toprakların aynı zamanda Filistin halkına da ait olduğunu, ikili yönetim anlayışlı bir sistemle birlikte barış içerisinde yaşayabileceklerini savunduğu için kendi halkı tarafından “hain” olarak etiketlenmiştir. Profi üzerinden anlattığı “ihanet” olgusu aslında kendi yaşadıklarıdır.

Bir çok kadim kitaba, efsanelere, yazara gönderme yapılmış, kitaba asıl damgasını vuran da Tevrat olmuş haliyle. Alıntılar yapılmış, bir çok duruş, disiplin, ilke ona yaslandırılmış… Yazar her ne kadar çok ihtiyaç duyurmamışsa da Tevrat’ın okunmasının kitabı daha anlaşılır kılacağını düşünüyorum.

Gönderme yapılan eserlerin ve yazarların bir kısmını okumuş, bir kısmı hakkında az çok bir bilgi sahip olduğum halde, Nibelungenlied(Nibelungen Destanı), Hiawatha(efsanevi Amerika yerlileri lideri), Geoffrey Chaucer(İngiltere’nin ve İngilizce edebiyatın ilk büyük şairi) ve Till Eulenspiegel(Alman folklöründe bir karakter)’i ilk kez duydum. Okunacak ne çok şey var…

Sayfaların arasında bir başka düstur “düşmanının diline hakim olan, onun düşünme biçimine de hakim olur” (S. 108) öne çıkar ki, annesinin Profi’ye yarım saatte Latin alfabesini, bir-bir buçuk saatte Kiril alfabesini, sonrasında da daha eski bir yazı olan Sanskritçe’yi öğretmeyi istemesi hedeflenen gençler açısından çok tutarlı bir davranıştır. Bu eğitim anlayışıyla bugün bilginin en tepesinde duranlar hep Yahudi kökenliler ya da onların yetiştirdikleri.

Kitabın esas kahramanlarına ne mi olmuştur? Ben Hur, Tikocinski Bay Beni Takin adını alıp, oteller zincirinin sahibi olmuş, Çita Reznik ise güneş enerjisi sistemleri satarak geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Profi’ye gelince yazımın başında da belirttiğim gibi Amos Oz olarak kelimelerin peşinden koşmaya, onları doğru yerlerine koymaya devam etmiştir. (S. 39 ve 56)


Kitabın bir yerinde “Yaratılış Takvimi” olarak geçen bir takvimden bahsediliyor ve Yaratılış Takvimi(Yahudi Takvimi)‘ne göre 5493 yılının Miladi Takvim’e göre 1733 yılına denk geldiği belirtiliyor. (S. 98) Bu takvim çevirme konusu daha önce Abbas Maroufi’nin bir kitabında denk geldiğim için Fars (Celali/Şems)Takvimi‘ni kullandığım, herhangi bir takvime girilen bir tarihi diğer yedi farklı takvime çeviren bir çeviriciyi aklıma getirdi.


Altını Çizdiklerim:

  • “Bir hainin alçak olmaması mümkün müdür?” (S. 9)
  • “Kelimeleri hâlâ seviyorum. Onları toplamak, düzenlemek, karmak, tersine çevirmek ve birleştirmekten hoşlanıyorum. Daha çok paragözlerin bozuk para ve banknotları ya da kumarbazların oyun kâğıtlarını sevmezi gibi bir durum bu.” (S. 9)
  • “Peki ne demektir hain? Elbette, onursuz bir adam. Şüphe götürür bazı çıkarlar uğruna, kendi halkına ya da ailesine ve arkadaşlarına arkadan, sinsice saldırıp düşmanla işbirliği yapan kişi. Bir katilden daha adidir.” (S. 10)
  • “Seven insan hain olmaz.” (S. 10)
  • “Dünyadaki her şeyin iki farklı yanı vardır; bunu herkes bilir, sadece birkaç çılgın ruh bundan bihaberdir.” “Gölge hariç!” “Gölgenin yalnızca bir yanı vardır.” (s. 15)
  • “Kötü zamanda hain adama güvenmek, kötü diş ev sarsak ayak gibidir.” (Kutsal Kitap, Süleyman’ın Meselleri 25:19) (S. 17)
  • “Bütün milletlerin sabit bir sıfatı vardır, aynı ad ve soyadı gibi: vefasız İngiltere, lekeli Almanya, uzak Çin, Sovyet Rusya, zengin Amerika…” (S. 24)
  • “Dünyanın bile ortama ve şartlara bağlı olarak birçok takma adı vardı: medeni, özgür, geniş, iki yüzlü.” (S. 24)
  • “Nefretin sebepleri değişir ama kendisi devam eder.” (S. 28)
  • (Ben Hur için) “Kelimeleri sokak lambasına taş fırlatan biri gibi kullanırdı.” (S. 32)
  • “O zamanlarda bir kızın bir erkeğe dokunması gurur kırıcıydı. Öte yandan bir erkeğin kıza dokunmasıysa yalnızca rüyalarda ve filmlerde olabilecek kahramanca bir hareketti. Ve eğer rüyada böyle bir şey görülürse, en iyisi bunu unutmaktı.” (S. 44)
  • (İngilizler için) “Burunları büyüktür ve kalplerinde yedi kat karanlık olduğundan anlaşılmaz şeyler söylerler. Hilekâr ve numaracılardır. Elleri kanlıdır.” (S. 45)
  • “İmtihan zamanlarında akıllı bir insan elindeki bütün bilgileri büyük resimde yerli yerine oturtup, neyin gerekli, neyin muhtemel olduğunu mantıkça ayırt etmeli, her zaman serinkanlılıkla mevcut ihtimalleri tartmalı ve ancak o zaman ehvenişer olanı tercih etmeli.” (S. 47)
  • “Karanlık bir gecede düşman olsalar bile iki kişinin yan yana olması iyidir” (S. 48)
  • “Akıllı bir adam karanlıkta, aydınlıkta olduğundan daha iyi mantık yürütebilir.” (S. 54)
  • “Hiç bir akıllı direnişçi düşmanla karşı karşıya gelmezdi; sadece kendi isterse ve işine gelirse bunu yapardı. Direnişin organize etmediği bir karşılaşma yalnızca düşmana yarardı.” (S. 58)
  • “Gerçek bir direnişçi zaferin peşindeyken hayallerine gem vurabilmelidir. Milletin kaderi belirsizlik içindeyken, hayaller kurmak yalnızca kızların yapabileceği türden bir lükstür. Bir savaşçı tetikte olmalıdır.” (S. 58)
  • (Ben Hur’un kardeşi Yardena’yı kastederek) “Klarnet çaldığında müzik aletten değil de onun vücudundan taşar, klarnetten yalnızca biraz yumuşaklık ve hüzün almak için geçerdi sanki. Ve o tınılar insanı, düşmanın ve savaşın olmadığı, utanç, ihanet ve kalleşliğin yaşanmadığı sessiz bir yere götürürdü.” (S. 58)
  • “Kıvırılır ve gözlerim açık uzanırdım, ta ki sessizlik kendi taşıyabileceğinden çok daha ağır hale gelene ve silah sesleriyle bölünene kadar.” (S. 65)
  • “Düşmanı sevmek ihanetin zirvesidir.” (S. 75)
  • “Almanlara gelince, onlar kendilerini affetmedikleri sürece bir gün biz onları bağışlayabiliriz. Ancak, eğer kendilerini affederlerse, onları asla bağışlamayız” (S. 78)
  • “Kazanmak için kendimi yenmeliyim.” (S. 87)
  • “İnsan sevdiğine ceza verir ve yok ettiğini sever.” (S. 91)
  • “Gerçek hayatta insanlar her şeyi isterler ama nasıl isteyeceklerini bilmezler. Sonra istemeyi bırakırlar ve birbirlerini suçlarlar. Sonunda buna alışıp sorun etmekten vazgeçerler. Bu aşamaya gelindiğinde artık zaman kalmamıştır. Hayat bitmiştir.” (S. 132)

Kaynaklar:

  1. Milliyet 11.08.2008 “Kalbin Limon Hali”
  2. Wikipedia “The Black Panther’s Cub”
  3. Türkiye Hahambaşılığı Vakfı “Yahudi Takvimi (İbrani Takvim)”
  4. Takvim Çevirici-Calendar Converter

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.