Kardelen (Sayı: 97)


Merhaba…

Yanlışım varsa bu anının ortakları yine buradan düzeltsin, eksikleri varsa da tamamlasın lütfen.

1988 yılı. Nezaretçi kursu için Mersin Limanı’ndaydık. Demiryollarının o dönemde epeyce kursu olunca Eğitim Merkezi’nde nüfus oldukça artmıştı. Dolayısıyla da bizden de katılım çok olmuştu. Yalnızca limanlardan nezaretçi kursu için hiç yoksa 15 kişi vardı.

Herkes eğitim süresince kendi İş alanındaki devreleriyle, ders sonrasında da bütün devreler bir arada takılıyorduk. Limandan birlikte geldiğimiz birçok arkadaşımız olmuşsa da orası devreler buluşmasına çevrilivermişti. Gün içinde ve herkes devresiyle olsa da, akşamları kafeteryada ve terasta devre ayrımı olmaksızın buluşmalar oluyordu.

Burada geçen sohbetlerde üst devre abilerimizin anılarını dinlemekten müthiş keyif alıyorduk. Okul anılarına iş anıları da birikmiş olduğundan, bizden çok daha fazla birikmişleri vardı. Bazılarını dinlemek hele apayrı bir zevk oluyordu. Meddah edasıyla anlatanlar vardı ki, bir anıyı kaçıracağız diye çay almaya bile onların nefes alımlarında giderdik. Kurs yerinin en yenileri bizdik sanırım. 88’liler daha işe başlamamışlardı ya da çok yeni olduklarından gönderilmemişlerdi.

Bu bir arada duruşlar sınıfımızda da fark ediliyordu. Kürsüden bakınca salonun solu bizimkiler, sağı diğer limancılar, orta sıra ise boştu. Bütün kursiyerlerin önünde teksir edilmiş ders notları harıl harıl okuyoruz. Dikkat çeken bir şey vardı ki, sağ taraftaki notlar sıra üstündeyken, bizimkilerin ellerinde. Bu etraftan koparcasına okumanın bir tek gerekçesi vardı. O da okuldaki gibi kitap arası kitaptı.

Şöyle bir durum olmuştu o zamanlar…

Bir gün liman sahasını gezerken bir konteynere denk gelmiştik, yamuk buruk, kapısı patlamış dışarı bir sürü kitap taşmış. İhracat mı ithalat mı bir şey demişlerdi ama benim aklımda kalan “hayali” oluşu. SAS serileri, Mayk Hammer serileri öbek öbek. Umman’daki Rehine, Sierra Leone’de Eylem, Saygon Operasyonu, Kanun Benim, Caniler Uyumaz, Öp Beni Yosmam… Sonra Örümcek Adam‘lar, Süpermen’ler. Neler yoktu ki. Hazineydi resmen.

Çarşıya çıkmaktan vazgeçip, alabildiklerimizden, üç beş torba yaparak Misafirhaneye geri döndük. Kısa günün kârı bu kitaplar olmuştu. Akşam terasta ganimetlerimizi ortaya döktük. Nasıl bir sevinç kapladı hepimizi. Çünkü böylesi bir yerde onlarca bedava kitap, piyango gibi.

Farklı zamanların mezunları da olsak, okuma konusunda aşağı yukarı aynı kültürden geliyorduk. Eskişehir mezunlarının neredeyse hepsi bu şehrin “Al Götür, Oku Getir” dükkânlarına bir şekilde uğramıştır diye düşünüyorum.

Seçim önceliği abilerimizde olurdu ve biz bir sonraki takasa kadar elimizdekileri tüketmeye bakardık. Geceleri de okusak, çoğunu gündüzleri bitirdik. Hah!.. Gündüz dediklerim, o bahsettiğim ders notlarının “içinde-kiler(!)” bölümü işte… Yaklaşık 15 günümüz böyle dolu dolu geçmişti.

Çalıştığımız iş yerlerine şöyle bir bakış atınca, hakikaten farklı yerde duruyoruz. Bunu bir ayrımcılık gibi değil de pozitif bir farklılıkmış gibi düşünerek söylüyorum. Yoksa bu kurumun her çalışanı değerli, her biri bize bir dost, bir candır. Bizler demiryollarına ruhunu, sevdasını hatta canını katmışlar olarak, bir nebze emeği geçen olsa ona saygımızda kusur edemeyiz asla.

Güzel farklılıklarımız var ama renkli ayrımlar… Genelde, sanki daha bir neşeli, daha bir çenebazız. Daha bir büyük ama daha bir çocuk… Bu bizim biraz da yaratıcı taraflarımızı körüklüyor.

Ve o kadar benziyoruz ki birbirimize. Yukarıdaki anıda paylaşmaya çalıştığım gibi sadece kitaplar bile o benzer yönümüzü görünür kılabiliyor. Bazen şarkılar, bazen filmler ya da bir şehir, birlikte geçilmiş sokaklar bile ortak durmaya yetiyor.

Erken yaşlarda hayatın içinde bodoslama daldığımızdan, her yaşadığımızı sindire sindire geldik bulunduğumuz yaşlara. Kimimiz ıssız istasyonlarda dört kişi okey oynamayı özledik, kimimiz kalabalık şehirlerde kaçmaktan kovalamaya fırsat bulup, nefes alamadık. Kimimiz bekar evlerinin serkeşliğinde olgunlaşırken, kimimizi çok erken karşıladı aile reisliğini.

Bu erkenden yorulan bedenlerimizi, ruhlarımızı ayakta tutan, içimizde hiç büyümeyen o çocuklar oldu. Ne zaman yan yana gelinse, geçen yıllara inat o hin çocuk imdada yetişip tazeleyiveriyor bizi halâ.

Bu yüzden hepimizin içinde Kemalettin Tuğcu acıları, Güdük Necmi hınzırlığı, Şaban saflığı ile birlikte yaşadı. Buruk yanımızın arkadaşı Zeki-Metin oldu da tamir ettik mizah yanımızla kırık döküklerimizi.

Bütün bunları bazen yazılmış bir anı, bazen de görüntülenmiş anılarla taçlandırmak gerekiyor ki, hayatın o acımasız yok edici çukurlarında kaybolup gitmesinler. Yazık olmasınlar sahipsizler mezarlıklarında. O kadar kıymetliler ki her birinin başına bir taş dikmek, işaretlemek gerekiyor. Ne kadarını kurtarabilirsek o kadar kârdayız. Bu kez bir fotoğraf karesiyle yakalamaya çalıştık o kayıp giden zamanı.

Bir de bu sayı ile birlikte, demiryolculukla yetinmeyip, kendini aşan abilerimizi, arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi sayfalarımıza konuk edelim, hem onları biraz tanıyalım, hem de başarılarına ortak olalım, üretimlerini paylaşalım istedik.

Sanattan, spora, akademik çalışmalardan, sosyal bilimlere o kadar çok alanda varız ki, neredeyse el atmadığımız yer, konu kalmamış gibi. Öyle başarılı, takdire şayan çalışmalara imza atılıyor ki, her birinden kendimize bir gurur, bir pay çıkarmayı da çok bizce buluyorum.

Bir yerden başlamak gerektiğinden, yazılarıyla zaten bu derginin yapı taşlarından biri olan ve yakın zamanlarda Aşkın Öl Dediği Yerde isimli romanı raflarda yerini alan yazar, şair kardeşimiz Mustafa Erkenekli’yi konuk etmek istedik. Sağ olsun, O da bizleri kırmadı ve sohbet tadında güzel bir hasbihale imza attık.

Bununla birlikte ilk elektronik postayı göndererek posta kutumuzu hem hareketlendiren, hem şenlendiren Erkan Ergin abimizin bir şiirini de paylaştık. Biraz özlem, biraz hayıflanma, biraz hüzün serpiştirdiği satırlarıyla DEMlemiş duygularını.

Selam ve muhabbetle…


Mustafa Erkenekli ile Röportaj:


Erkan Ergin: Ne Oldu?


Kaynak: Kardelen (Sayı: 97)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.