Kardelen (Sayı: 98)


Merhaba…

Merhaba! Sonbaharda geldi, hemen ardı kış. Yavaş yavaş kapalı alanlara çekilme zamanı geliyor.

En iyi bizler biliriz o sobaların üstünde dumanı tüten katran karası çayların DEMİni. Garların, makinelerin, şantiyelerin süsü gibidir o. Sesi ayrı, kokusu ayrı bir hazdır. Tanımayana acı acı gelir de alışınca damak hep arar durur sonra o DEMİ. Tren sevk edersin çay, manevra yaparsın, hat gezersin, ray değiştirirsin, gemi tahliye edersin çay. Bir de cama cama vurur ya yağmur, içeriye alınmayan misafir gibi ısrarcıdır. Dalıp gidersin kim bilir yaşamının hangi aralığına sıkışır kalır gözlerin kurtaramazsın. İşte o çayın kıymeti bir kilo daha ağır çeker o vakit. DEMİne DEM ilave eder de yudumlarsın peşi peşine…

O güzelim demiryolcu çaylarının DEMİne bizde bu sayıyla DEM katalım istedik. Hani çayın yanına iki parça kurabiye gibi, bir dilim burma kadayıf gibi, sıcak bir yufka gibi. Sayfalarımızın yanında da çay olsunu düşledik. Yoksa da, hadi üşenmeyin bir bardak doldurup gelin öyle hasbihal edelim. Güzelim dergimizin her yerine serpişmiş hatıraların, satır satır işlenmiş düşlerin bir tarafını yavan bırakmadan…

Şu güzelim sonbahar bunca DEM sunarken bizlere, bizlerde köşemizde DEMleyelim istedik kendi düşlerimizi. Umarız kıvamı da denk düşmüştür.

Okuldan bir şeyler DEMledim ben de naçizane… Okul hatırlarımın en güzel insanını, en baba, en can dostunu yadetmek istedim. O bizim için Hızır’dı, melekti, abiydi. Bizim diyorum, zira çoğumuzun üzerinde hakkı vardır. Kim bilir kaçımız kaç kere O’nun sayesinde kurtarmışızdır paçayı disiplinden, idareden. Sigara içtik dumanını savurdu, içki içtik şişeleri sakladı. Kaç kere O’nun dediği zamanda tüydük tel örgülerden. 10 no.lu yatakhaneye doğru ne zaman biri gelecek olsa herkesten önce O yetişirdi, suspus olurduk cephede siper alır gibi. Dolap aramalarında bile sağ olsun O haber vermeseydi neler kaptırırdık hocalara neler… Böylesine güzel birini hepimiz adına hepimizin önünde bir kez daha saygıyla anmak istedim…

Daha o sıralarda başladı bizim hikâyelerimiz. Yaptığımız işlerle yetinmemeyi öğretiler bize… Hem iyi insanlar olacaktık hem de en iyi Demiryolcular parmak ısırtan. Öyle de olduk… işlerimizde her birimiz birer cevher, birer kaynak, birer güneş olduk. Her şey olduk belki yoğrulurken yaşamda ama bir şey olmadık, beceriksiz… Öyle zamanlar geldi ki olmazı oldurduk, bitmezi bitirdik. Ve o yaşam ringinde dövüşürken küçük bedenlerimizle, bazılarımız öyle güzel savunmalar, öyle özel güç kalkanları geliştirmişlerdi ki koruyabilmek için kocaman ruhlarını…

Bu kez o güzel insanlardan bir ressam abimizi ağırladık DEMHANEmizde. Çalışmaları da ünü de kurum dışını bırakın ülke dışına çıkmış birini, 1984 mezunu Mustafa Aladağ abimizi. Kırmadı bizi sağ olsun… Sohbetimizi bu sefer renklerle DEMledik. Bazı yerleri pastel yaparken bazıları sulu sulu oldu. Sonbahar Mustafa abinin fırça darbeleriyle daha bir anlam kazanıverdi. Tuvale denk getiremeyip sıçrattık ise yerlere boyalarımızı acemiliğimize versin artık.

DEMDEMliler olur bir yer de de muziplik, hinlik olmaz mı? Herkesi bir hizaya dizseniz bile biri ne yapar yapar kaşla göz arasında yapar yine yapacağını. Farklı bir bakış her zaman vardır gözlerimizde. Bir değişik görürüz sanki etrafımızı. Her birimiz bu yüzden sanatçıdır işte bir yanıyla. Şiir yazmaz, roman toparlayamaz, eli çizmeye yatkın değildir belki. Ama içindeki o ruh adı konulmamış bir şekilde çıkıverir elde olmadan. Böylesi bir cinliğin, kaynayan bir hinliğin ortaya çıkardığı bir fotoğrafı da Mehmet Gül devremin arşivinden aldık sayfalarımıza. “Nereye bakıyor bu adamlar” tadında bir ikileme fotoğraf bu seferki DEMİn yansıması…

En çok hasretlik yürekler taşır bizim trenlerimiz. Kahrolası başlık paralarıdır onları alıp götüren, kan davalarıdır. Yoksul sofralara biraz katık katabilmenin umududur taşı toprağı altın o şehre gidiş. Ya el sallayan sevgiliye bırakılan mendiller, kalk düdüğüne karışmış “gitmeeee” çığlıkları. Okuyup büyük adam olacak oğullardan, asker kuzucuklara, el kapısına verilen gelin kızlara… İlk çocuğunu göstereceklerdir heyecanla analarına babalarına, ya sevgiliye hasret onca yıl.

Öylesi bir yolculuğa çıkarttı bizi 1991 mezunu Harun Gökay kardeşimiz Haydarpaşa Garı’ndan gece gece. Fatih Ekspresinde DEMledik hasretlerimizi satırlarında, tren camına yaslayıp.

Giderek dolmaya başlıyor DEMHANEmizin masaları, tabureleri. Dedik ya sonbahar ve ardındaki kış, içeriye çağırıyor bizi. Her bir hasbihalin farklı bir tadı, farklı bir DEMİ var elbet. Bizimkisi olabildiğince kulak verebilme çabası. Saygıyla ve sevgiyle kalın…

“Başkanıımm çayı fazla DEMle, gelenimiz çok olur bu mevsimde…”


Bizim Hızır…

İnsan kıskanıyor arkadaş. Belki hoş değil ama elinde de değil… Bunca zamandır bir tek haber çıkmadı kimseden, adamın geleni gideni eksik olmuyor.

Okula bırakıldığım o gün, terk edilmişlik hissi sarıvermişti birden, ilk kez evden ayrı kalmıyordum oysa. Ortaokulun son sınıfını bizimkilerin köye dönmelerinden dolayı halamlarda kalarak okumuştum. Ama ne bileyim, burası bir değişik gelmişti. Soğuk soğuk duran gri duvarları mı, saklamak için duvar yetmemiş üstüne bir de tel örgü çekmişlerdi o mu bir hapislik hissi yaratmıştı şu an tam hatırlamıyorum.

Biliyordum, babamın bir daha kolay kolay gelme şansı olmaz. Sabaha kadar davar güdecek, öğlene kadar köpeğidir, eşeğidir, yalıdır, tuzudur cebelleşecek. İkindi tez oluverir köyde, yine kırlara düşecek. Cumartesi Pazar’ı da yok ki bu işin.

Anam dersen köylü kadın, nereye bırakıp gelsin o kadar malı maşatı. Hadi onlara biri baktı, onca çocuk n’olacak… Yol iz de bilmezdi ki garibim çıksın gelsin tek başına.

Velhasıl kabullenmiştim daha okula başlamadan da, hani insan yine de aramıyor değil.

Her gün her gün geleni eksik olmaz, telefonu eksik olmaz. Kıskanmanın ötesine geçiyor insan bazen…

Arkadaşlık teklifini de yeni göndermiştim. Daha adam gibi cevabını alamadan başlayıvermişti okul Birkaç günlük sersemliğin ardından o da sıkıştırmaya başladı mı? Al işte… Dert bir değil ki, elvan elvan. O çocuk, o genç yüreklere ağır yükler bu yükler. Anasızlık, babasızlık, sevgilisizlik…
Ondan da haber yok…Kaç zaman sonrasıydı hatırlamıyorum. Köye gidişlerimin birinde otobüsten bir inişim var parıl parıl, sarı düğmeli simsiyah gıcır paltomla. Sanırsın paşa iniyor, kanatlı tekerlekli düğmelerin her biri mareşal apoleti. Gözüm otobüsten gelenleri bekleyenlerin içinden birini aramıştı, mağrur bir edayla gözüne tutacağım şu parıltıları. Yoktu… Haber uçmuştu sonrasın biliyorum amcakızlarıyla… Çünkü onlarda o duruşu öve öve bitirememişlerdi.

Olmadı. Gelmedi o mektup bir türlü.

Ama O’nun vardı. Mektubu da vardı, telefonu da. İnsan başkasının sevgilisini, muhabbetini kıskanır mı? Kıskanıyor valla üst üste gelince… Bu nasıl aşkmış arkadaş, adamın gözüne sokar gibi. Her gün her gün defalarca sohbet, muhabbet. Yoksa birden fazla mı sevgili yapmış ki bu.

Kesin öyle. Yoksa ne bu…

Tamaaaam!. Buldum!.. Babası demiryolcu, dahili hattan arıyor. Lojmandalar. Anne ayrı, baba ayrı, kardeşler ayrı arıyor tabi. Hava soğusa haberleri oluyor, akşam yatmaya gidilecek konuşmadan gün bitirilmiyor.

Eeee!. O kadar mektup ne o zaman. Ben de kalabalık ortaokuldan geldim ama hiç bana mektup yazacak birini aklıma getiremiyorum.
Başka bir iş var bu işte…

Çok derdim de değil aslında ama arkadaş, kızdan da haber çıkmadı ya, en çok ondan dolayı takılıp duruyorum. Yoksa bana ne kimle konuşur, kiminle ne yapar. Ama O her konuşmaya gittiğinde, beni sıkıntı basıyor işte. O çocukça sevda hasreti, yerini kahrolası acılara bırakıyor.

Muhtemelen de üçüncü sınıflardan biri. Yoksa herkes nerden tanısın. Daha geleli dün bir bugün iki. Üçler, ikiler bildiği gibi, birlerden bile tanıyanlar var. Sevilen de biri belli ki. Çağrı geldimi herkes O’nu bulmaya koşturuyor…

Duuur!.. Yoksa bu idarenin adamı falan olmasın. Öyle ya nerde bir hareketlilik olsa O’nu çağırıyorlar, ne zaman idareden habersiz bir şey yapılacak olsa adamın haberi oluyor. Hemen gel aşağı.

Yok!.. Öyle olsa sevilmezdi. Gammazcı olurdu ki, mutlaka dışlanır, itilir kakılırdı. Yer bulamazdı kendine kimsenin yanında. Nefret edilir okulda böyle tiplerden. Bu okulda olmanın önemli vasıflarından biri “delikanlı” olmak. Öyle her konu hocalara, idareye yetiştirilmez. Kendin çözemedin mi devrelerinle çözersin. O da mı olmadı abilerin vardır, idare kim ki…

Haydaaaa!.. O zaman bu adam nereye gider böyle zırt pırt arkadaş?…

Acaba rehber öğretmen mi ki, her konuda söyleyecek bir şeyi olan danışman mı, yoksa okulun psikoloğu mu vardı?… Öyle olmalı ki mutlaka hocaların da, öğrencilerin de her şeyine o koşuyor. Hatta okul görevlilerinin bile davranışlarına bir yorum katıyor olmalı ki hademeler, bekçiler nereye gitse O’nu da haberdar ediyorlar çünkü…

Baş mümessil desem, değil Çünkü daha ilk günlerde tanımıştık onları: Baş mümessil Hasan (Akdemir) abiydi, (aklımda kalan) yardımcısı da Özkan (Lafatan) abi. Hakikaten önemli şahıslar mümessiller. Koca okulun disiplini onlardan sorulur neredeyse. Bahçede toplanma düzeni, yemekhane giriş sıraları, yemek alışlar, etüt çalışmaları, yatakhane, televizyon salonu…

Arkadaş onlar bile bu kadar aranmazlar, sorulmazlardı. Demek mümessillerin de mümessili vardı ki, Hasan abinin bile O’nu zaman zaman çağırdığına şahit olmuştum.

Asıl bana tuhaf geleni de neydi?.. Bu kişi ya Nöbetçi Hoca’dan da sorumluydu ya da akşamları Hocaya yardımcı olma görevi O’na veriliyordu. Nöbetçi Hoca nereye gitse ne yapsa O’na haber veriliyordu çünkü.

Sonra sonra tanıdım O’nu…Hızır gibi biriydi. Ne zaman başımıza bir hal gelecek olsa O önceden sezer yetişir bizleri kurtarıverirdi. Koruyucu melek gibi bizimleydi hep. Öyle ne idarenin adamıydı, ne de kıskanılacak, fesatlanacak biriydi. Kutsal görevlerle vazifelendirilmiş, kutsal biriydi o…

İyi ki de vardı. Ona kızdığım günlere, kıskandığım günlere sonraları tebessümle ama utanarak bakmıştım.

Ne zamandır bizlerle bir arada bilemiyorum ama muhtemelen, 1974 girişliydi okula. Gelin görün ki bir türlü mezun olamamıştı bize kadar ya da vazifesi, sorumluluğu gereği mezun olma durumu yoktu. Çünkü biz mezun olurken O kalmıştı arkamızdan okulda. Belki de yaz tatillerini bile okulda geçiriyordu kim bilir…

Bizden sonra da oralardaymış çünkü. Alt devrelerden hep duymaya devam ettik adını. Yine aynı heyecanla, babacan tavırlarıyla, görev aşkıyla koruyup kollamaya devam etmiş bizim çocukları…

Ama bu tanışıklık her birimiz için geçerliydi. Sağ olsun hiçbirimizi bir diğerinden ayırmamıştı. En çok da en haylazlarımızı, en yaramazlarımızı korur kollardı sağ olsun…

Okul taşınınca O’da yeni okula gitti mi bilmiyorum ama okulun kapanması ile birlikte terk edip gitmiştir oraları. Kim çağıracak onu bir daha “Telefonun var lütfen danışmaya… Ziyaretçin var lütfen danışmaya…”

Çok baba adamdı o… Hasan Hüseyin Fora…


Mustafa Aladağ ile Röportaj:


Harun Gökay: Rakı ve Haydarpaşa…


Mehmet Gül: Fotoğrafın anlattıkları…


Kaynak: Kardelen (Sayı: 98)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.