Mustafa Erkenekli Okumaları

02.10.2021 – Ankara,

Arkadaşlığımıza ve candanlığına inanarak ismiyle hitap etmeyi seçtiğim Mustafa’yı yüz yüze karşılaşmadan önce Kardelen‘de çıkan şiirlerinden tanımıştım.

Aynı lisede okumuştuk, Eskişehir Demiryolu Meslek Lisesi’nde. Benim iki dönem altımdı. Biz üçüncü sınıfa geçince başlamışlardı okula. Okulun yatılı olmasından dolayı kendine has hafif askeri tarzda bir disiplini vardı, askerdeki devrecilik mantığı gibi. Askeri yaşamdakinin aksine korku yerine saygı hakimdir üst devrelere karşı. Bu yüzden üst sınıflar alt sınıflarca genelde tanınır ve bilinirdi de çok özel bir bağ yoksa alt dönemleri tanımak mümkün olmamaktaydı. Bu yüzden Mustafa’yı her ne kadar bir yıl birlikte okumuşsak da tanıma şansım olamadı.

Demiryollarında herkes bilir ki, Demiryolu Meslek Lisesi okuldan ötedir. Orası yeri gelmiş ana kucağı, yeri gelmiş baba ocağı olmuştur. Nice dostlukların yuvasıdır orası. Kelebek olup gerçek hayata uçmadan önce, birer ipekböceği gibi o kozada örülmüştür kavgamızın zırhları. Ömür boyu bitmeyecek binlerce kardeşliğin, yoldaşlığın türküleri çınlar o koridorlarda.

O çilekeş gecelerde olgunlaştırdık bizler ruhumuzun çocuk heyecanlarını, çocukluk bilemeden büyüyüverdik o yüzden. Demir örslerde dövdük hasretliği, yalnızlığı. Direngenliğimizi, pekliğimizi o sınıflarda geçirdiğimiz üç yıl verdi bize.

O yüzden aslında her birimizde sanatsal bir yan boy vermiştir istemsiz. Kimimizde şair bir yan mısra mısra dökülen, kimimizde fırça fırça tablolaşan ressam düşleri. Kimimiz içinde ezgilere kucak açan müzisyen gönüller taşırken, kimimiz de onlarca dalında kendimizi gösterdiğimiz sporcular oluverdik.

O okulun sıralarında, yatakhanelerinde,  bahçesinde büyüdü içimizin çiçekleri ya da soldu. Bunu açabilenler kaleme, kâğıda, dökebilenler tuvale ya da bir saza bir sıra öne çıktılar. İşte Mustafa o öne çıkanlardan biri. Yetmemiş, bir adım bir adım derken epey ileri gitmiş biri.

Ankara’da yılını hatırlayamadığım bir DEMOK kongresinde uzun uzun sohbet etme fırsatı bulmuştuk. Gönül dostu bir adam. Sert bir duruşu var ancak, kısacık bir konuşma sonrasında çok sevecen bir ruhu olduğunu anlıyorsunuz. Kâğıda aktardığı mısraları gibi esir alıveriyor sizi sohbeti dakikalar içinde.

Kardelen‘de okumadan geçmediğim dergi yazarlarından biridir Mustafa. Hece ölçüsü ve kafiyeli yazan çağdaş bir halk ozanı. Gerek biçimsel gerekse de içerik olarak beğendiğim şairlerden, dize ustalarından biri.

Kalem ve kâğıdın dostluğunu, yarenliğini yakalayabilmenin hem gücü hem de bir ferahlığı vardır. Dilinden dökülen mısraları kâğıda aktaramasaydı bunalırdı, çatlardı O da inanıyorum.

12. Ankara Kitap Fuarı 2018, Yadekitap standı.

Ana kütüphaneme kavuşana kadar okumak için ayırdığım kitapları tüketmeye devam ediyorum. Şiir kitaplarını daha önceden okuduğum Mustafa’nın Aşkın Öl Dediği Yerde romanına başlamak istedim. Okuma disiplinim gereği romana geçmeden duygu bütünlüğünü sağlayabilmek adına şiir kitaplarını bir kez daha okudum.

Yeni bir roman üzerinde çalıştığını konuşmuştuk, yayınlandığında onu da okumayı ve kütüphaneme katmayı istiyorum.


Kardelen (Sayı: 97)‘in Demhane köşesine davet ettiğimiz Mustafa ile sohbet tadında bir röportajımız olmuştu:

Merhaba! Öncelikle sayfalarımıza bu yönüyle misafir olduğun için sağol. Hoş geldin! Bize Demiryol­cu Mustafa’yı, Yazar Şair Mustafa’yı anlatır mısın?

Merhaba ağabey, hoş buldum. Beni sayfanıza misafir ettiğiniz için asıl benim size teşekkür etmem gerekir diye düşünüyorum.

1972 Adıyaman/Gölbaşı doğumlu­yum. Demiryolu Meslek Okulundan 1989’da mezun oldum ve şu an Ma­latya 5. Bölge Müdürlüğünde İnsan Kaynakları Servis Müdür Yardımcısı olarak görev yapmaktayım. Ayrıca DEMOK Malatya Şube Başkanlığı’nı da arkadaşlarımın yardımıyla yürütmeye gayret ediyorum. Evliyim; ikisi üniversite, biri de tekne kazıntısı olan anaokulu öğrencisi 3 oğlum var.

Yazma arzusu ne zaman başladı, neler seni sürükledi bu dünyaya?

Bu soruya verilecek cevap, önceki soruyu da tamamlar nitelikte ola­cak ve bence güzel de olacak. Ne­sirden önce şiirle tanıştım. İlk şiirimi 1982 yılında Gölbaşı Cumhuriyet İlkokulu’nda okurken ‘Cumhuriyet’ konulu bir yarışma için yazmıştım. Yazdım yazmasına ya; o yarışmaya katılacak cesareti bulamadığım gibi yazdığım ilk şiiri de yırtıp attım. Or­taokul yıllarında da arada bir def­terden yırtılıp alınan sayfalara bir­kaç mısra karalayıp kimseye göster­meden küçük parçalara bölerek çöp kutusuna koşmuşluğum az değildir. Bu yüzden o dönem yazdıklarımın hayatımda bir iz bıraktığını söyle­mem çok da mümkün değil.

Yine önceki sorunun devamı ola­rak eklemek gerekir ki; Demiryolcu Mustafa ile Şair-Yazar Mustafa aynı yaşta desem çok da yanlış olmaz. Sizin de takdir edeceğiniz gibi, her ne kadar kıdemimize sayılmasa da bizim demiryolculuğumuz, kurumda görev aldığımız tarihte değil, Demiryolu Meslek Okulu’ndaki öğre­nim hayatımızla başladı. Demiryolu Meslek Okulu’na başladığımız 1986 yılında, 17-18.000 nüfuslu bir Ana­dolu ilçesinden Eskişehir gibi büyük bir şehre gelmenin ötesinde ilk defa ailemizden ayrı kalmanın getirdiği halet-i ruhiye ile zihnimin gerisi­ne atılmış olan şiir yazma dürtüsü yeniden faaliyete geçti. Bu kez es­kiden olduğu gibi yazıp yazıp çöpe atmak yerine, bir ‘Şiir Defteri’ tutma ihtiyacı hissettiğim için Demiryolcu Mustafa İle Şair-Yazar Mustafa aynı yaşta diyebilirim.

Biz seni daha çok Aşkın Öl Dediği Yerde isimli romanın ile tanıdık. Neler bekliyor bizi o kapağın al­tında? Var mı yakında kitaplıklarımıza konuk olacak çalışmaların? Nasıl yolculuklara çıkacağız?

Aşkın Öl Dediği Yerde‘den önce 2016 yılında yayınlanan Gül Batımı isimli bir şiir kitabım var. insanlar genellikle roman okumayı tercih ettiğinden şiir kitabının varlığı, bir ya­zar için önemli olsa da okuyucu açısından çok da akılda kalıcı olmuyor. Aşkın Öl Dediği Yerde, her ne kadar 2018 yılı başında basılmış olsa da 2005-2006’lı yıllarda yazıldı. Kitapta; yurtdışında yaşayan iki Türk genci arasında geçen bir gönül ilişkisini anlatıyorum. Hani klasik tabir­le; ‘Türkiye’de Almancı, Almanya’da yabancı’ dediğimiz, hem buradaki gelenek-göreneklerini unutamayan hem de oradaki hayata uyum sağla­maya çalışırken bocalayan, adeta iki farklı kültür arasında sıkışıp ‘Arafta’ kalmış insanımızın hayatından ke­sitler sunmaya çalıştım.

Şu an yayınevince incelenen, tren yolculuğunda karşılaştığım Mazhar isimli yaşlı bir adamla sohbet şeklinde geçen, yaklaşık 120-130 sayfalık bir çalışmam daha var. O kitabın akıbetinin ne olacağı, kitap­lıklarda yer bulup bulamayacağı henüz netlik kazanmadı ama birkaç gün önce bitirdiğim yeni bir roman çalışmam daha oldu. Tabi bu aralar­da zaman zaman şiir de yazıyorum. Eğer kısmet olursa son roman çalış­mam ile beraber yeni bir şiir kitabı çıkarmayı da düşünüyorum.

Biraz da demiryollarına dönelim. Okula başladığın ilk zamanları hatırlıyor musun, ilk izlenimlerin neler olmuştu? Sonrasında nasıl geçti DEM-DEMlilik?

Birol ağabey,

Okula gitmeden önce okulun ha­vasını yeterince teneffüs etmiştim zaten. Halamın oğlu ve sizin de devreniz olan Hasan Erkenekli, oku­la kayıt yaptırdığım andan itibaren karşılaşacağım güzellikleri ve zor­lukları anlatmıştı. Okula başladığım ilk zamanları elbette herkes gibi hatırlıyorum. Hani; ‘Bir erkek 100 ya­şına da gelse askerliğini unutamaz’ derler ya, bizim de hayatımızda en derin İzlerden biri Dem-Demli ol­maktır diye düşünüyorum.

Okulda ilk izlenimim, seviyeli bir sıcaklık olduğuydu. Nedir seviye­li sıcaklık? Üst sınıflara kesinlikle saygıda kusur etmeyecek ve bunun karşılığında onlardan yardım ve yakınlık göreceksin. Bütün Meslek Okulu mezunu ağabeylerim, arka­daşlarım ve kardeşlerimin yaşadığı gibi benim de okul boyunca bugün bile hatırladığımda zaman zaman duygulandığım, zaman zaman te­bessüm ettiğim anılarım oldu. Şimdi düşündüğümde, o hatıraların ancak bir aile ortamında yaşanabileceğini daha iyi anlıyor ve o yüzden Meslek Okulu ailesinin bir ferdi olduğum için mutluluk duyuyorum.

Okul zamanlarından kalan ve ne zaman aklına düşse anlatmaktan keyif aldığın anılarından bir şeyler paylaşır mısın?

Yakın zamana kadar anlatmaktan keyif aldığım fakat artık anlatırken bana hüzün veren bir anımı anlata­yım ağabey.

Lise ikinci sınıftayken 20 olan sınıf mevcudumuz, bir önceki dönemden sınıfta kalan arkadaşımızdan dolayı üçüncü sınıfta 21 olmuştu. Okulu bitirdiğimiz o yıl sonunda görev yerlerimize atanacaktık ve sınıfı­mızdaki 21 kişinin 14-15’i muhte­mel atama yerlerimizden biri olan TCDD Mersin Liman Müdürlüğü’nde çalışmak istiyordu. Ne yazık ki yıl sonunda atanacağımız iş yerleri li­sesinde Mersin Liman Müdürlüğü’ne sadece bir kişinin atanacağını öğ­renince çoğumuz hayal kırıklığına uğramıştık.

Yanılmıyorsam, okulun tatil, bizim de mezun olacağımız son haftanın Çarşamba günü idi. Hepimiz sı­nıfımızda heyecanla kura çekimini beklemeye başladık. Henüz 17-18 yaşlarında olan 21 gencecik insan, okulu bitirince memuriyet hayatına atılacaktı ve hem işe başlayacak olmanın hem de çalışacağı iş yerinin belli olacağının heyecanı hepimizin yüzünden okunuyordu.

TCDD Genel Müdürlüğünden gelen yetkililer huzurunda kura çekimi yapılacaktı. Sınıfa gelen yetkililer öncelikle kura çekme sırası için kura çekileceğini söylediler. Her za­man olanın tersine, bu kez büyükten küçüğe doğru gidileceğini ve sınıf­taki en büyük numaralı öğrenciden başlayarak içinde 1’den 21’e kadar numaralar yazılı olan torbadan birer sıra numarası çekmemizi istediler.

Arkadaşımız Ati Çırahan’ın numarası 575 idi ve sınıftaki en büyük numa­ra ona aitti. İlk kurayı Ali çekti ve tesadüfe bakın ki 21 numarayı çekti. Yani 20 kişi kura çektikten sonra torbadaki son işyeri zorunlu olarak Ali’ye kalacaktı.

Çektiğimiz sıra numarasına göre kura çekmeye başladık. Ankara, İs­tanbul, Sivas, İzmir vb. yerler kurada tek tek gidiyordu. Torbanın dibinde sona kalan işyeri neresi oldu dersi­niz? TCDD Mersin Liman Müdürlü­ğü. Sınıfın yarısından çoğunun iste­diği yeri kimse çekememiş ve orası son sıradaki Ali’ye kalmıştı. Sınıftaki herkes Ali’nin ne kadar şanslı biri olduğundan bahsediyordu.

Ne yazık ki uzun süre kanser has­talığı ile boğuşan arkadaşımız Ali, 11 Aralık 2017 günü vefat etti. Ve ben artık bu olayı hatırladıkça ba­şım önüme düşüyor. Bu vesile ile Ali kardeşimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Hepimiz erken yaşlarda demir ağ­ların bir köşesine savrulup, yaşama tutunmaya çalıştık. O ilk zaman­ların Mustafa’sından da bahsetsene biraz. Nasıl bir dünyaya giriş yapmıştın?

İlk iş yerim, iş yoğunluğunun had safhada olduğu Payas (O zamanki ismiyle Yakacık) Lojistik Müdür­lüğü’ydü. İskenderun Demir Çelik Fabrikası üç vardiya çalıştığı için iş yerimiz de ona göre çalışıyordu.

İşyerinde her konuda bize yardım etmeye çalışan büyüklerimiz ol­duğu gibi evrak tanzim ederken öğrenmek amacıyla baktığımızda rahatsızlık duyup elini evrakın üstü­ne kapatanlar da vardı. Elini evrakın üstüne kapatan kişi, işle ilgili bir şey sorduğumuzda; ‘Siz Meslek Okulu mezunusunuz, işi size anlatırsam çabuk öğrenir ve yarın başıma mü­dür olursunuz’ derdi. Başka insanlar elini evrakın üzerine kapatma ne­denini sorduğunda ise ne yazdığına bakılması halinde yanlış yazdığını iddia ederdi. Hani ‘Ekmek aslanın ağzında’ derler ya; bizim için de bazı zamanlarda bilgi aslanın mide­sindeydi ve kolumuzu kaptırmadan oradan çıkarmamız gerekiyordu.

O yıllarda bizde mesai mevhumu da yoktu, iş tamamen kabala yapı­lır; ne zaman biterse, eve o zaman gidilirdi. Gerçi gidecek eviniz var mıydı diye soracak olursanız, orası da ayrı bir olay. ‘Bekâra ev verilmez’ düsturunun kurbanı olarak 3-4 ay otelde kaldım. Ondan sonra 4 yıla yakın süre boyunca yaşlı ve dul bir bayana ait, ahırdan dönme, iki odalı ama pencereleri, adam akıllı mutfağı, banyosu ve WC’si olmayan bir yerde yaşadım. Bu sözleri espri olsun diye söylemiyorum, tamamen gerçek. Hatta şu an Adana Gar Mü­dürü olan devreniz Eyüp Kaya’ya da sorabilirsiniz, çünkü benden önce o da orada kalmıştı.

Bu şartlarda çalışma hayatına atıl­dık. Bu zor şartların bana kazandır­dıkları olmadı mı derseniz elbette oldu. O zamandan beri asla ‘Bugün çok çalıştım ve yoruldum’ cümlesi­ni kurmadım, işin en yoğun olduğu yerde çalışmak, tıpkı çarka verilmiş bıçak gibi keskinleştirdi bizleri. Ateşte yanmış birine, güneşin ışığı neyler ki ağabey?

En son mezunumuzun bile 20 yılı­nı devirdiği, yavaş yavaş emeklilik hayallerini kurduğu dönemde, sen neler düşünüyorsun artık?

Hayatım boyunca çok büyük beklen­tiler içine girmedim ağabey. Biliyo­rum ki; hayal ne kadar büyük olursa kırıklığının şiddeti o kadar sarsıcı oluyor. Emeklilik beklentimden öte, çocuklarımın geleceği için yaşadım hep. ‘Birikim yapayım, para biriktire­yim, ev-arsa alayım’ diye düşünmediğim gibi yaşadığım olumsuzluklar da bunu düşünmeme izin vermedi çoğu zaman. Tek amacım; çocukla­rımı Önce iyi İnsan sonra da kendi ayakları üstünde durabilecek birey olarak yetiştirmek oldu. Üniversite okuyan iki oğluma da söylediğim şudur:

“Önce insan olun, mesleğiniz sonra gelsin. Size; ‘İyi öğretmen, iyi akademisyen, iyi doktor’ demesinler, her şeyden önce ‘iyi insan’ desinler? Benim için de önemli olan bu ağa­bey. Tabi ki işimi iyi yapıp kurum içinde ‘iyi demiryolcu’ olarak anıl­mak hoşuma gider ama yine de bana ‘iyi şair, iyi yazar, iyi demiryol­cu’ değil, iyi insan’ denirse yaşama amacıma ulaşmışım demektir.

Her yorgun demiryolcu olarak, bu kuruma dair varsa özlemlerin, kır­gınlıkların, neler oldu? Umut hey­bende neler kaldı?

Yorgunluk… Şimdi siz söyleyince anladım yorulmaya başladığımı. Tabi ki yorgunluk bir anda olup bi­ten şey değil ve mutlaka geçmişten getirdikleriniz yorar sizi. Belki bun­dan sonra söyleyeceklerim biraz da özeleştiri olacağı için söyleşimizi okuyan büyüklerimiz veya arkadaş­larımızdan yanlış yaptığımı, bunları yaşamışsam bile dile getirmemin doğru olmadığını düşünenler ola­caktır. Geçmişte olumsuz anlamda her ne yaşadıysam ve önüme set çeken kim olduysa, başımı kaldırıp baktığımda hep mensubu olmakla gurur duyduğum Meslek Okulu me­zunu yüzlerle karşılaştım. Amirimiz olan ağabeylerimiz, yetkisinde olan konularda bile bizlere kolaylık sağ­lamak yerine zorluk çıkarmak için ellerinden geleni yaptılar. Elbette kimseden hak etmediğimiz şeyleri talep etmedik. Mesela konu terfi ise, çalıştığımız işyeri bir yana, böl­gemizde bile bizden başka o şartı taşıyan insan olmadığı halde ‘Sen bizdensin, hele biraz bekle!’ diye avutularak yıllarca bekletildik. Bu haksızlıkların birçoğuna da ‘Karşı­mızdaki kişi bizim amirimiz olmak­tan öte Meslek Okulu mezunu bir büyüğümüz’ diyerek ses çıkarama­dık.

Özellikle kuruma dışarıdan girmiş eskiler ve eskilerden duyduğu için son dönemde kuruma atanan genç mesai arkadaşlarımız da Meslek Okulu Mezunu olarak dizlerin ku­rumun öz evladı sayıldığını iddia ederek torpilli olduğumuzu söyler. Oysa ben her zaman tersini düşünmüşümdür. Meslek Okulu mezun­ları, henüz 17-18’li yaşlarda birer genç iken okulda aldığı eğitim ve telkinler sonucu ‘Bu kurum bizim sırtımızda yükselecektir’ anlayışıyla yetişmiştir. Bu yüzden de verilen her görevi yerine getirmekle kalma­yıp memleketin en ücra, kuş uçmaz kervan geçmez ara istasyonlarında bazen ekmeksiz bazen susuz bazen de bir gazete bulamadığı için dün­yadan bihaber şekilde yıllarca görev yaptığı halde ‘Of!’ bite demedi. ‘Nasıl eder de bu kuruma daha fazla fay­da sağlarım?’ diye düşündüğünden durumdan vazife çıkarıp nöbette ol­madığı halde çalıştığı için ceza alan arkadaşlarımız oldu. Kimi, kendi eğitimine istediği gibi devam etme şansı bulamadı, kimi de İlerleyen yıllarda çocuğunun eğitimi konu­sunda görev yaptığı yerlerin azabını ve gazabını çekti. Üstelik yıllar yılı; ‘Unvan alayım, amir olayım’ kaygısı da taşımadık çoğu zaman.

Özellikle işe yeni giren arkadaşlara bakıyorum da; örneğin -kendi bölgemizden bahsederek söyleyeyim- Fırat, Suveren veya Beyhan gibi ara istasyonlara değil, Malatya merkeze atandığı halde beğenmeyip burun kıvıranları mı dersiniz, memuriye­tinin birinci ayını doldurmadan kız arkadaşıyla apar-topar nikâh kıyıp eş durumundan tayin isteyenleri mi dersiniz, henüz altı ayını doldurup ilk tezkiyesi tanzim edilmeden ‘Aca­ba biz ne zaman müdür olacağız’ sorusuyla yatıp kalkanları mı…

Bugün olanlara şahitlik edince insa­nın aklına ister istemez şu soru takılıyor: “Hani bizler bu kurumun öz evlatlarıydık? Yıllarca ara istasyonlarda veya zor şartlarda yaşadığımız halde neden bunlar bizim aklımıza gelmedi veya biz birilerinin aklına gelmedik?”

Umut heybeme baktığımda kalan pek bir şey yok. ‘Hiç mi yok?’ derse­niz, katan şey sadece Baki’nin dedi­ğidir ağabey.

“Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

Dergimize şiir ve öykülerinle olduk­ça katkı koyuyor olsan da anılarınla köşemize katkı koymayı ihmal etme diyor, gerek demiryollarında gerek­se de edebiyat dünyasında başarıla­rın devamını diliyorum.

Çok teşekkür ederim ağabey. Dergi de bizim, dernek de. Dilimizin döndüğünce, kalemi tutma gücümüz olduğu sürece destek vereye devam edeceğiz.


Sosyal Medyada Mustafa Erkenekli:


Okumalar

Gül Batımı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.